Yarım Öykü

Saat gece yarısını geçmişti. Bütün gününü yarım kalan öyküsünü tamamlamak için harcamıştı. Fakat bir türlü olmuyordu, yazdıklarına yakışan bir son bulamıyordu. Tam on iki saattir sadece bu öyküyü tamamlamak için uğraşmıştı. Ne zaman aklına hikayeyi sonra tamamlamak fikri gelse sanki yarattığı karakterlerin seslerini duyuyordu. “Hayır” diyordu sanki sarı saçlı Ayşe’si, mavi gözlü Faruk’ u “Hayır” diye bağırıyordu. O sıradan bir yazar değildi. Başladığı hikayeleri yarım bırakmama takıntısı vardı, karakterlerine onlar gerçekmiş gibi davranırdı. O bir karakteri betimlemeye başladığı zaman kimse o karakterin hayal olduğuna inandıramazdı. O bir olayı yazmaya başladığı zaman o olaylar gerçekten olmuş gibi davranırdı. O yazmamıştı da olanları sanki, ondan habersiz penceresinin kenarında gelişiyordu olaylar, o da bir mahalle sakini gibi izliyordu yazdıklarını. Ve işte yine bir yarım kalmış öykü masasında onu bekliyordu. Mavi tüylü kalemi onlarca karalanmış kağıtla baş başaydı. Ama sonu gelmiyordu bir türlü. Öyküsüne yakışan bir son bulamadıkça odasının duvarları üstüne üstüne geliyordu sanki. Kalemini masanın üzerine bırakıp kafasını ovalamaya başladı. Uzunca bir düşünme evresinden sonra birden kaleme sarıldı. Yazmaya başladı, yazdıkça yüzü gülmeye başladı. Ve son noktayı hikayesine koyduğunda saat 03.00’dı. Artık uyuması gerekiyordu, hem sabah iş vardı. Usulca kalktı masadan, elini yavaşça öyküsünü yazdığı kağıtların üzerine koyup bütün karakterlerine tek tek “iyi geceler” dedi.  Sanki sevdiğine veda ediyormuş gibi elini yavaşça kağıtların üstünden çekti ve kendini yatağa bıraktı. Yorgun gözleri hikayesini tamamlamanın mutluluğunu taşıyordu. Hikayeyi tamlamanın rahatlığına eren gözleri usulca kapandı.

Telefonunun ısrarla çalması üzerine açtı gözlerini. Fakat o açmadan telefonun sesi kesilmişti. “Kim arar ki sabahın köründe?” diyerek açtı telefonu fakat saati gördüğünde hiç de sabahın körü olmadığını anladı. Saat öğlen 12.00’dı ve işten defalarca aranmıştı. Uykulu gözlerini kaşıyıp saati tekrar tekrar kontrol etti, bu bir rüya olmalı diyip defalarca kendini tokatladı ama bu ne bir rüyaydı ne de saati yanlış görüyordu. Defalarca uyarılmasına rağmen işe yine aynı sebepten ötürü geç kalmıştı. Hem patronu Hikmet Bey geçen hafta ki olay eğer tekrarlanırsa kendisini kovacağını söylemişti. “İşte bittim” dedi şimdi kendi kendine.  Hemen hazırlandı bu durumda bile yazdığı öyküleri ve karakterleri unutmadı, hepsiyle vedalaştı ve en son kapının yanındaki masanın karşısındaki duvarda asılı olan Ömer Seyfettin posterine baktı. Öykü yazmaya başlar başlamaz üstadın posterini ilham kaynağı olarak tam da masasının karşısına asmıştı. Ne zaman tıkansa yarım istercesine bakardı üstada. İşte o postere de gülümseyerek veda etti ve koşar adımlarla durağa gidip otobüsü yakalamaya çalıştı. Otobüse bindiğinde garip duygular vardı içerisinde. Tarifini ve ismini koyamadığı bütün duyguları barındırıyordu şu an içinde. Bu otobüs yolculuğu belki de bu şirkete yaptığı son yolculuk olacaktı. Otobüsten indikten sonra şöyle bir kafasını kaldırıp baktı şirkete. Arif bir kimyagerdi fakat hayatı boyunca hiçbir zaman bu mesleği yapmak istememişti. Ailesi, öğretmenleri ve geçim koşulları… Onu bu mesleği yapmaya zorlamıştı. İçeri girip merdivenleri çıkmaya başladığında bir burukluk çöktü içerisine. Fakat bu burukluk, bugünle alakalı değildi. Bu merdivenleri her çıkışında meslek seçiminden dolayı pişman olur, saçma düşüncelere dalar, hayallerine doğru uzun yolculuklara çıkardı ve bu yolculuk odasının kapısının önüne gelene kadar sürerdi. Bu kapıya geldiğinde hayallerine olan yolculuğu sona erer ve gerçeklerle yüzleşirdi. Yine aynı şekilde merdivenleri çıkıyordu. Dudaklarında sessizce Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiirini okuyordu aynı zamanda. Tam odasının kapısına gelmiş içeriye girecekti ki arkasından bir ses duydu: “Arif, Hikmet Bey seni acil görmek istiyordu, bence ilk onun yanına uğra.”  İşte tam da beklediği oluyordu. Patronunun odasına girdi ve patronunu ilk defa bu kadar sinirli görüyordu.

-Beni görmek istemişsiniz efendim.

-Evet istedim ve bu seni son görmek isteyişim.

-Ama efendi…

-Yine gece öykülere daldın uyuyamadın değil mi Arif? Seni biz buraya yazar kadrosundan aldık da ben mi unuttun acaba(?) Bu konu hakkında aynı hatayı defalarca yaptın ve uyarıldın. En son geçen hafta dediklerimi hatırlıyor musun?

-Hatırlıyorum efendim.

-Artık istediğin kadar öykülerle uğraşabilirsin, hatta istersen hiç uyuma ve o evinden hiç çıkma. Madem bu kadar seviyorsun yazmayı, git sevdiğin işten çıkart paranı.

-Ama efendim Türkiye’de yayıncılık yayıncılık alanında males….

-Banane lan! Madem amacın para kazanmaktı, para kazandığın şeylere öncelik verseydin. Sana son iyiliğim de maaşını tam vermek olsun, parayı odanda masaya bıraktım, al eşyalarını topla ve git çıkışını yaparız.

-Peki efendim.

Arif yine ismini koyamadığı o duygularla girdi odasına. Gözleri dolmuştu. Masanın üzerindeki parayı cebine koydu ve onun için hazırlanmış koliye eşyalarını koymaya başladı. Gözlerinden damlalar yanaklarına doğru süzüldü.  “Neden, neden ağlıyorum? Zaten asla severek gelmezdim buraya” dedi ve bu odaya bir daha girmemek üzere çıkıp gitti.

Giderken otobüs yerine yürümeyi tercih etti. Elinde küçük bir koli, gözlerinde yaşlar ile eve doğru bir yolculuğu başladı.

Eve geldiğinde kendisini masanın başında buldu. Bilerek oturmamıştı ama sanki bir güç onu oturttu masaya, sanki birisi eline kalemi sokuşturdu, sanki birisi önüne bembeyaz kağıtları bıraktı ve sanki birisi kulaklarına yazmasın gerekenleri fısıldıyordu. Yazmaya başlamadan önce Ömer Seyfettin’in posterine baktı ve “Başlıyorum usta” dedi. Sonrasında ise ilk cümlesini yazmıştı bile kağıda “Size işten atılma hikayemi anlatayım…”

Paylaş

Bir cevap yazın