Çok sevmişti kadın. Gözlerinin kanından yüreğine akıyordu sustukları. Eteğini ıslatmış, gözlerinin pişmanlığından dökülen boncuk boncuk damlalar parlıyordu ay ışığında. Ellerini dizlerinin üstüne kenetlemiş, hıçkıra hıçkıra “Sen benim dünyamdın” deyip duruyordu. Dünyası dününde kalmıştı. Öyle bir feryattı ki hıçkırıkları, bütün alem sağırdı sesine. Halini hatrını soran herkesin dili kesikti o gece. Yanındayım diyenler sırtını dönmüş, yanına bıraktıkları katil duyguların pençesinden zor kurtulan, baştan aşağı darmadağın cümleler vardı boğazında. 
     
Usulca vardım yanına. Umutlarını süsleyen o cıvıl cıvıl gece, cenaze evini aratmayacak kadar çok sessizdi. Bir asır kanadında sakladığı Mecnun’ unu kaybetmişti Leyla. Gözlerinde koca bir bahar taşıyan kadın, yaprak dökmüş bir ağacın sessizliğine bürünmüştü. Bir yangın vardı ki soluğunda; adamın adını kaç kez ansa, gözüne gönlüne bir kaç adım daha birikiyordu ölüm sancısı. Bir kaç parça daha kopuyordu diğer yarısından. 
 
Görmemişti beni. Ürküldü birden omuzuna dokunmamla. Korktu önce, iri iri gözlerini açarak. Biraz geriye atıp kendini, birkaç saniye çehremi süzdükten sonra, sessiz bir tonla otur bayım dedi. Yanına koyduğu çantasını dizlerinin üstüne alarak bir yandan gözyaşlarını silip, saçlarını geriye doğru attı. Hava çok soğuktu. Ama o kadar yanmıştı ki kadının canı, cayır cayır yaksalardı of demezdi. O kadar saplanmıştı ki yüreğine Mecnun’u. Yüz kez yüzseler bedenini bu kadar çok gelmezdi. 
     
Başımı öne eğerek çöktüm yanına. Dakikalarca konuşmadı. Ya da boğazının düğümünden çözecek cümle bulamadı. Zaten ağzından çıkan her kelime de, idam edilecek bir mahkumun son sözleri kadar dokunaklıydı. 
 
Dünya dedim; çok mu zalim, ya da biz mi çok alimiz kendi dünyamızda. Başını birkaç kez hafif hafif salladı. Biraz sustuktan sonra, paltosundan buruşmuş sigara paketini uzattı. İlk defa orada içmiştim sigarayı hiç belli etmeden. Ve ilk defa bu kadar yakın hissetmiştim kendime sigara dumanının kokusunu. Benim de onun acı dolu yumruklarından pek farkım yoktu belki. Ama o an, rahat olan vicdanımdan başka bir şey yoktu üzerimde. Yoksa, hayatımda ne var ne yok, onun gözyaşlarına bağışlayacaktım. 
 
Ekledi sonra, derin bir nefes çekerek.  İnsanlar hep böyle gider mi dedi? Yüreğine kazıdıkların, yüreğini sökerek mi gider? Nefesini omuzunda hissettiklerin hep nefesini keserek mi gider ömrümüzden. Eylül diye bir mevsim var hele. Düşmesin ağzına kimsenin, yapraklar dökülmeye başlayınca, toplanıyor gönülden düşenlerin veda bohçası. Dedim ya suçlu olan eylüldü işte. “Seni seviyorum” diyen koca yüreklerin başı eğilmiş, yerini “Seni yine seveceğim” cümlesinin tatminliğinde, masumiyet rolündeki beyaz kanatlı meleklere bırakmış. Aslını istersen dedi, suçlu olan bizlerdik yine. Neden diyecek olursan bayım, oyunu her zaman güzel oynayan kazanır. Oynamayı bilmiyorsan, ya da sana göre değilse bu oyunun kuralları, çekileceksin sahadan. Yol vereceksin.
 
Biz güzel sevdik sadece. Güzel nasıl oynanır bilmiyorum, ama güzel sevdik. Öyle de güzel sevdik ki, güzel de acıttılar canımızı… 
 
Haklıydı. Sonuna kadar haklıydı hemde. Dilinden on cümle dökülse, dokuzunun kırıktı kanadı. Canına yar diye bastığı, yara olmuş durmuş. Her dokunduğu telinde ayrı ölmüş kadının saçları. Ülkesine misafir gelip, malını mülkünü yağmalayan hainlerden farkı yoktu gözlerinden boşalan vaatlerin. Adı batsın ömrümüze ömür katsın diye gönlümüze aldığımız insanların, ömrümüzden ömür alan sevgilerinin. 
   
Sevmeyin böyle. Bunun adı sevgiyse, sevmeyin böyle. Saçlarını kestirip kestirip attırmayın insanların. Bir tenhada yolunu kaybettirmeyin. Ağlatmayın. Size sığınan gemilere liman olmasına yetmiyorsa gücünüz, denizi de sevmeyin. Şayet denize aşıksanız; gemileriyle, dalgalarıyla sevin. Sevebilecek yüreğiniz varsa, o sevdiğiniz yüreği de gemisiyle, yolcusuyla taşıyacak kadar vicdanınız da olsun. Taşıyacak kadar yüreğiniz yoksa da, haznesine su almış bir gemiye liman olmayın. Çünkü liman olmak, sahip olmaktır. Liman olmak, ait olmaktır. Ya sahip olacaksın, ya ait olacaksın…

 

Paylaş

Bir cevap yazın