in

Oyunu Akıllı Oyna

RPG nedir bilir misiniz? Bilmiyorsanız da kısa bir araştırma ile öğreneceğiniz şey: Bir hikâyenin oyuna dönüştürülmesidir. Siz de oyundaki karakterinizi yönlendirerek hikâyeyi tamamlamaya çalışırsınız. Oyun kuralları belirler, oyuncular da hikâyenin bir parçası olurlar.

Ben kendi oyunuma 1993 yılının şubat ayında başlamışım. Bilgiyi çok güvendiğim iki oyuncudan aldım. Onlara anne ve baba diyorum. Oyuna yeni oyuncular sokan kimselere genel olarak böyle hitap ediliyor. Yeni oyuncular da çocuk olarak yerini alıyor.

Eğer yeniyseniz yani oyunun diliyle “çocuk” iseniz, oyunda bulunmak epey zevklidir. Çünkü anneniz ve babanız sizi “oyuna getirmiştir.” Çocuk olarak da oyunun sizden talep ettiği görevleri yapabilmeniz pek olası değildir. Dolayısıyla anne ve baba bu görevleri sizin için üstlenir. Çok zor şartlarda oyuna başlayan oyuncular da vardır ama çocukluk kısmı genel olarak oyunun en keyifli kısmıdır.

Oyunun talep ettiği görevleri anne-baba yapsa da çocuk olmanın en güzel kısmı bu değildir. Oyunda çocuk olmak, karakterinizin merak duygusuyla bezenmiş olduğu anlamına gelir ve bence oyundaki en güzel duygudur. Ben de diğer çocuklar gibi uzun süre merak ederek rahat rahat dolaşıp keşfettim. O zamanlar öğrenecek o kadar çok şey vardı ki! Her gün inanılmaz şeyler öğreniyordum. Tabii zamanla öğrenecek şeyler artsa da merakım azaldı.

Zaman: Oyuncuların henüz üzerinde güç sahibi olmadığı ve neye hizmet ettiği bilinmeyen değişkendir. Aynı zamanda her şeyin değişeceğinin garantisidir. En basit haliyle; oyun sürekli mutlu ya da sürekli üzgün olmanıza izin vermez. Bunu sağlama görevi zamana aittir.

Zaman değişkeni çoğunlukla düşmanca davranır. Oyuncular kendilerine bir beklenti yarattığı için sık sık bu değişkenle dost olduğuna inanır. Ben de çocukken zamanla dost olduğumu sanıyordum fakat zaman benim üzerimdeki çocuk seviyesini kaldırmak istiyordu. Çok geçmeden saldırıları başladı. Karşıma çıkan zorluklar oyunda önem verdiğim şeyleri tek tek değiştiriyordu. Daha önceden umursayıp keyif aldığım onca şeye artık ilgi duyamıyordum. Çünkü artık görevleri annem ve babam ile paylaşmam gerekiyordu. Dolayısıyla merak etmek için eskisi kadar zamanım yoktu. Omuzumun üzerinde yazan ve oyunun en güzel seviyesi olan “çocuk” kelimesi silinmek üzereydi. Tek suçlusu da görebildiğim kadarıyla zamandı. Özellikle meraklı dönemlerimde daha hızlı akıyordu.

Çocukluk seviyesinin son dönemlerinde oyunun amacını düşünmeye başlamıştım. Fakat oyun, amacını saklama konusunda oldukça yetenekliydi. Ya da oyuncular yetersizdi. (Zaten oyundaki birçok şey kıyaslamalar üzerine kurulmuştu.) Sonuç olarak oyunun amacını bulamıyordum ve çevreye karşı merakım da kritik seviyede azalmıştı. Elimde kalan merakın tamamını oyunun amacına yönlendirmeye karar verdim. Diğer oyuncuların fikirlerine bakarak bir şey elde edebileceğimi düşündüm. Oyunu bırakmış bazı oyuncuların fikirleri dikkatimi çekti. (Karakteriniz beyaz bir mermer ile buluştuğunda artık oyuncu olarak kabul edilmiyorsunuz.) Artık etrafta olmamalarına rağmen bir şekilde oyunu etkilemiş gibi görünüyorlardı. Bir bakıma kalıcı olmuşlardı. Bu oyuncuların fikirlerini incelediğimde birçok sonuçla karşılaştım.

Bazı oyuncular oyunu mutlu olmak için oynadığımızı iddia etmişti. Ben de mutluluk ile ilgilenmeye karar verdim. Oyunun amacı olmaya aday gösterebileceğim bir terime benziyordu. Gerekli potansiyeli vardı ama gerçeğe dönüştürmek epey zordu. Mutluluk ulaşılabilir bir şey değil gibiydi. Sanırım oyunun doğasına tersti. Mutluluğa doğru gidilen yola mutluluk deniyor gibi anlamlar çıkarmaya başlamıştım. Kafam giderek daha çok karıştı. Mutluluk ile tembelliği bağdaştıranlar da vardı mutluluğun oyuncuların attığı her adımın temelini oluşturduğunu iddia edenler de. Çocukluk dönemlerimde bu terim ile kafayı o kadar bozmuştum ki mutluluğu kovalamak adına geç saatlere kadar oynardım. Babam ise böyle zamanlarda bana kızardı. Kullandığım karakteri dinlendirmem gerektiğini söylerdi. Babam kendi oyununa 1954 yılında başlamıştı. Veteran bir oyuncu olduğu için geç saatlere kadar oynuyor ve karakterini çok az dinlendirerek sabahları işe götürebiliyordu.

O dönem, fazla kişisel olduğu için mutluluğa ilgim biraz azaldı. Sanki mutluluk promosyon olarak isteyeceğimiz bir şey gibiydi. Zaten hemen hemen tüm oyuncular ezberlenmiş mutluluk formülleri belirlese de her biri için özel formüller de vardı. Ben de bu kavramın yanına bir soru işareti koyup başka yönlere bakmaya karar verdim.

Diğer oyuncuları daha dikkatli izlemeye başlamışken oyun bir anda zorlaştı. Aslında yavaş yavaş zorlaşmıştı ama ben bir tüm değişimi bir anda fark etmiş gibiydim. Oyunda geçirdiğim her gün bir şeyler öğrenmeme rağmen artık daha iyi oynadığımı hissedemiyordum. Sanki oyun benden çok daha fazlasını talep ediyordu. Ben de daha çok çabalayıp daha fazlasını öğrenirken yeni bir terim ile karşılaştım. Yalan. Aslında ne olduğunu hatta belirli düzeyde herkesin kullandığını biliyordum. Sadece bu kadar çirkinleşebileceğini tecrübe etmemiştim. Oyundaki bu terim, bir anda bir sürü değişkeni beraberinde getirdi. Diğer oyuncularla olan etkileşimlerimi ve diğer oyuncuların aralarındaki etkileşimi farklı değerlendirmem gerekiyordu. Güven, çıkar çatışması, hırs, saygınlık gibi değişkenler bir anda her duyduğum cümlenin arkasından çıkmaya başladı.

Aslında hep oradalardı da ben sonradan görmeye başlamıştım.

Kafamın en çok karıştığı dönemlerde yeni tanıştığım bir oyuncu bana “oyunu akıllı oynamalısın” dedi. Tabii bu sırada omuzumun üzerindeki çocuk yazısı yerini yetişkine bırakmıştı. Yani oyunun bana verdiği görevlerden doğrudan sorumluydum. Sanıyorum bu yüzden oyunu akıllı oynamam gerekiyordu.

Çocukluk dönemlerinden kalma alışkanlığımla ilk adım olarak yeni tanıştığım oyuncudan yardım istedim.

“Oyunu nasıl akıllı oynarım?”

Giderek daha çok seveceğim bir cevap aldım:

“Senin oyunun, ben nasıl yapacağını söyleyemem ki”

Yine gözlem yapmaya başladım. Halihazırda çocukluk bölümünü bitirmişken oyunun işleyişini de biraz anlıyordum. Oyun bize bölümler sunuyordu ve her bölümde yeni görevler yükleniyordu. Görevleri tamamlamak da bir sonraki bölüme geçme hakkı veriyordu. Fakat herkes sonraki bölüme geçme kaygısı taşımıyordu. Bazı oyuncular bölüm sonu canavarını kesmiş öylece keyif sürüyordu. Hatta oyunu akıllıca oynadıklarını iddia ediyorlardı. Bu oyuncularda yeni tecrübe ettiğim birçok şeyi görüyordum: politik davranışlar, blöfler ve yalan. Tabii tüm bu davranışlara sebep olan duygular da arkadan bana göz kırpmaya devam ediyordu.

Oyunu akıllıca oynadıklarını iddia edenlerin çoğu diğer oyunculara zarar veriyordu.

Oyunda daha çok görev yapan oyuncular ise bir bölümü bitirip vakit kaybetmeden diğerine geçiyorlardı. Karakterleri sürekli bir kovalamaca halindeydi. Bu kadar motive olmaları, bana oyunun amacını bulduklarını düşündürttü. Ben de bir şeye bu kadar inanırsam benzer şekilde motive olabilirdim. Yani oyunda sürekli sonraki bölümü isteyeceğim bir yolu tercih etmiştim. Bu kez de diğer oyuncuların bölüm geçme hırslarına sahip olamadım. Aralarda aldıkları küçük ödüllerin sonraki bölüme geçmek için onları kandırdığını düşünüyordum. Tabii bu kendi motivasyonuma hiç yardımcı olmuyordu. En çok ilgi gören ödüllere baktım; para, ün, güç… Hiçbiri kendimi adayacağım kadar önemli gelmiyordu.

Şimdi ise diğer oyunculara fayda sağlamak için oynayanları inceliyorum. Yukarıda bahsettiğim kötü duygulardan epey uzaklar. Henüz bir karara varamadım. Yirmi yedi yıllık diğer oyuncular sanırım ne yapmak istediklerini benden daha iyi biliyorlar. Onların seviyesini yakaladığımda yani kendi oyunumun amacını bulduğumda, zevkle sizlerle paylaşırım. Keşke cevap 42 gibi bir sayı olsa…


Mümkün olduğunca fazla gözlem yaparak oynuyorum. Belki de amacım budur. Şimdilik hepinize iyi oyunlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

OLUMSUZ İÇ SESİNİZLE SAVAŞIN

OLUMSUZ İÇ SESİNİZLE SAVAŞIN

1 Sene Önce Neredeydik Şimdi Neredeyiz?