in

Oku Evladım

Bugün otuz altıncı gece. Hasta babamın başında tam otuz altıncı gecem.  Geceleri nasıl uyuduğumu ben bile bilmiyorum. Gözlerim uyuyor ama bütün duyularım açık. Babamın nefes alışını bile dinliyorum uyurken nefesinin sesini duymadığım an kalkıp kontrol ediyorum, Kalbim kalbini dinliyor. Konuşacak hali yok babamın ama kalbiyle bana bir şeyler anlatıyor biliyorum ve onun kalbiyle anlattıklarını bende kalbimle dinliyorum. Bu otuz altı gün nasıl geçti hiç bilmiyorum. Babamın başında onun kalbiyle anlattıklarını dinleye dinleye, onu izleye izleye ve gizlice ağlayarak geçti. İnsan tutamıyor kendini böyle durumlarda her ne kadar ben ağlamam deseniz de babınız ölümünü beklediğinizi düşünün, çok hasta olduğunu ve her an sizi bırakabileceğini. Yaşamanıza gerek yok düşüncesi bile duygulanmanıza yetiyor değil mi ?  Annem bazen beni yollayıp babamın başında beklemek istiyor. Fakat babam ölecekse bile ölümünün tek bir saniyesini bile kaçırmak istemiyorum, İyileşecekse de iyileşmesinin tek bir saniyesini kaçırmak istemiyorum. Her nefesinde kendimi buluyorum. Maddi olarak çok bir şey sağlayamamıştır belki de bana. Ama en büyük maneviyatı soktu içime. ‘Oku evladım oku’ derdi bana hep. Şimdi hasta yatağında konuşabilecek gücü olsa yine aynı cümleyi kuracağından eminim. ‘Ama okumak için okuma hizmet için oku’ derdi bir de hep bana şimdi kalbinden aynı cümleler geçiyor yine ve ben kalbimin kulaklarıyla dinliyorum bu cümleleri.

Bu gece yine yatağının karşısındaki koltuğa uzandım gözlerim kapalı babamın nefesini dinliyordum. ‘Arif Ari..’ İsmimi sayıklıyordu. Panikle koşup elinden tuttum ve yatağının kenarına oturdum.

– Babam söyle babam

– Sana parasal bir miras bırakamadım evladım kusura bakma. Sana zorlu bir hayat, kederli günler bırakıyorum. Ama her zaman dediğimi unutma evladım oku, okumak için değil okumak için oku ben ölsem bile kalbim seninle hep konuşacak evladım.

Tam konuşamıyor harfleri genellikle eksik söylüyor kelimeleri kendim tamamlıyordum. Elini çok sıkı tuttum ve bağırmaya başladım. ‘ Ölemezsin bırakamazsın beni’ Koşarak annem girdi odaya beni yakamdan tutup dışarı fırlattı ve biraz sonra annemin isyan cümleleriyle ağlama sesi başladı. Kafamı duvarlara vurmaya başladım. Ağlamak geliyordu içimden sadece ağlamak. Ama babam hastayken çok ağlamıştım. Şimdi yapmam gereken şey güçlü olup annemle ilgilenmekti. İşim çok zordu. Hem çalışıp eve ekmek getirmeli hem de okumalıydım. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Bir hafta sonra da okulum başlıyordu üstelik.  Şimdi ne olacaktı? Bedenin beni yalnız bıraktı kalbin beni hiç yalnız bırakmasın baba yoksa ben yaşayamam.

Okul günü yaklaşıyordu ben okula gitmek istemiyordum. Babamı daha yeni kaybetmişken okulu umursamıyordum bile. Ben  annemin yanında güçlü durmaya annemse benim yanımda güçlü durmaya çalışıyordu. O geceden sonra annemi ağlarken hiç görmedim. O da benim gibi gizli gizli ağlıyordu belki de. Benim onu düşündüğüm kadar o da beni düşünüyormuş.  Okulun açılmasına kısa bir süre kala annem toplu bir okul alışverişi yapıp geldi eve. Fakat benim şuan umurumda olan şey okul değil eve para getirmekti. Anneme bakmaktı. ‘Boşuna zahmet etmişsin bir süre okula gitmeyi düşünmüyorum’ dedim anneme. Derin bir nefes alıp verdi ve karşıma oturup elimi sıkıca tuttu:

– Arif’im baban yukarıda seni izliyor. Sana hep ne derdi okumanı isterdi. Okula gitmediğini bilse çok üzülmez mi? Babanı üzmeyelim. Senin de benim de yas tutacak vaktimiz yok birbirimize destek olmak zorundayız.

– Anne ama eve ekmek getirmem sana bakmam lazım.

– Ben o işi hallettim. Mahallede birkaç binaya durumu anlattım. Binaların temizlik işini yapacağım. İkimize yetecek kadar kazancım olur. Sen okuluna bak.

– Anne okuldan sonra çalışacak bir iş bulup bende para kazanacağım. Söz veriyorum derslerimi aksatmam.

İkimizde cümlelerimizi dolu gözlerimiz eşliğinde tamamlıyorduk. Fakat ikimizde birbirimizi etkilememek için kendimizi tutuyor ve ağlamıyorduk.

Okulun ilk günü ben okula geldim. Aklımdan çıkmıyordu babamın bana son vasiyeti annemle yaptığımız son konuşma çıkmıyordu aklımdan. Otuz altı günün her gecesinde babamın nasıl nefes alıp verdiği bile aklımdaydı. Şuan okulda dersleri düşünecek halim yoktu ama beni buraya ve derslere bağlayan tek şey babamın son vasiyeti olmuştu .Durumu sadece yakınımdakilere anlatmıştım ve asla konusunun açılmamasını istedim. Babamın dediği gibi Hizmet için okuyana kadar yas tutmayacaktım. Hizmet için okuduğumu başardığım gün babamın yasını tutmak için bol bol vaktim olacaktı. Bir de kendime bir iş bulsam çok güzel olacaktı. Okulumu aksatmayacak okuldan sonra çalışabilecek bir iş.Boş dersimizde sınıftan çıkıp koridor boyunca kantine kadar düşüne düşüne yürüdüm. Kantine girdiğimde Mehmet Amca bana selam vermiş  dalgınlıktan duymamışım bile. Kafamı masaya koyup sağa sola çevirip oflayıp poflayıp düşünmeye devam ediyordum. Mehmet Amca defalarca seslenmiş bana ama duymamışım nasıl kaptırdıysam kendimi derin düşüncelere. En son Mehmet Amca yüksek sesle ‘Evlat’ diye bağırdı. Mehmet Amca gençlerle iyi geçinen bir adamdır ne derdimiz olsa derman bulmaya çalışır.Bize de ‘Evlat’ diye seslenir hep. Uzun boylu yaşlı beyaz sakalı bir adamdır mavi gözleri bakışlarını süsler. Sıçradım derin bir nefes aldıktan sonra:

– Buyur Mehmet Amcam

– Neyin var evlat?

– Bir şeyim yok.

– Ben bir gencin gözüne bakınca kalbini görürüm evlat. Anlat hadi saklama benden.

Masadan kalkıp tezgahın arkasına geçtim hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bir yandan ağlıyor bir yandan olayı anlatmaya çalışıyordum fakat ağlamam düzgün cümleler kurmama izin vermiyordu. İstemsizce ağlıyordum. Ağlamak istemiyordum ama gözyaşlarım laf dinlemiyordu.Annemin beni burada ağlarken göremeyeceğinden emin olduğum için ağlıyordum belki de.

– İş kolay hallederiz takma kafana onu evlat

– Nasıl?

– Burada çalışırsın. Teneffüslerde çok yoğun oluyor yaşlıyım her masaya her yere koşturamıyorum yardım edersin bana çıkışta da bir saatcik etrafı toplamama yardım etsen yeter benim için.İstediğin yemeği yersin onun haricinde de cebine harçlığını koyarım.

Ne diyeceğimi bilemedim. Elimle gözümü sildikten sonra elini öpüp kocaman sarıldım Mehmet Amcaya. Babamdan başka ilk defa bir adama bu kadar kocaman sarılıyordum.

İlk günler eve geç gidip ders çalışırken zorlanıyordum. Kantin işi beklediğimden zor ve yorucuydu. Fakat her ders çalışmayı bıraktığımda aklıma babam geliyordu ve yine oturuyordum kitabın başına. Uyurken bile hedefime babamın vasiyetine ihanet etmiş gibi hissediyordum kendimi.

Hayatımın en uzun yılı kantin-okul-ev arasında gelip gitmeyle çok hızlı geçmişti. Sınavdan sonra bir mezuniyet festivali olacağı duyuruldu. Edebiyat  öğretmenimiz önderliği ile de bir şiir  yarışması düzenlenecekti ve tüm öğrencilerden katılım istemişti okul. Yazdım ben de yazdım bir şeyler ama ne yazdığımı bilmiyorum hatırlamıyorum bile. Ben yazmadım aslında kalbim yazdı.  Festival günü yarışma sonucu açıklandı ve birinci olarak kürsüye davet edildim. Şaşkındım. Demek ki kalbim çok iyi bir şairmiş. Edebiyat öğretmeni o kadar beğenmişti ki şiirimi benimle ayrı bir ilgilenmeye başlamıştı. Tercihlerde özellikle Edebiyat bölümünü yazmamı istedi. Hoca sözü dinledim.Sonuç olarak şehrimizin üniversitesinde Edebiyat bölümünde okuma hakkı kazandım. Okuldan ayrılırken Edebiyat Öğretmenimiz gülümseyerek kulağıma :’ İlk kitabının ön sözünde bana teşekkür etmeyi unutma’ demişti

Artık liseyi bitirmiş daha da olgun daha da büyük sorumluluklar almaya yelken açıyordum. Kantinci Mehmet Amcayla hocalarımla arkadaşlarımla vedalaştım tek tek ve şimdi yeni bir maraton başlıyordu. En büyük düşmanım hayattı ve ben hayatta kalmak zorundaydım.Annem için babamın vasiyeti için bir gün hizmet için okuduğumu yukarıdan beni izleyen babama göstermek için.

Üniversiteye geçince ilk işim bir lokanta da garsonluk olarak işe başlamak oldu. Okul saatleri dışında gidip çalışıyor derslerimin yoğun olduğu günlerde gitmiyordum. Lokantanın sahibi Mehmet Amcaya benziyordu karakter olarak ve babam gibi okumaya çok önem veriyordu. İyi insanların karşısına iyi insanlar çıkıyor demek ki hayatta. Umudunu yitirmeye yakın olan insanların karşısına hep bir umut kaynakları çıkıyor demek ki.

Bölümün en başarılı öğrencilerinden biriydim. İlginçti bir ajandaya yazmaya başlamıştım. Günlük, şiir, hikaye, deneme… her türde yazıyordum. Durduramıyordum kalbimi. Yazmayınca kendimi kötü hissettiğim zamanlar oluyordu. Son sınıfta bir kitap çıkarmaya karar verdim. ‘Ne yazacağım?’ diye düşünürken hayatımı yazmaya karar verdim. Bence ‘HAYATIMI YAZSAM ROMAN OLUR’  tarzda hayatım vardı. İlk kitabımı yayınladım. Bu çok zor oldu benim için. Maaşımı direk matbaaya vermiş okulda bir ay hiç yemek yememiş ve yürüyerek ulaşım sağlamıştım. İlginç bir şekilde kitabım çok tutulmaya  başladı. Kitabın ön sözü Türk Milletinin okuduğu tek bir ön sözdü belki de. Hikayenin gerçek olduğunu ve her şeyi anlatmıştım ön sözde. Sosyal medyada isimim çok duyulmaya başladı. Mezun olur olmaz ikinci kitabımı çıkardım. Ajandama yazdığım her şeyi aynen kopyalayıp kitaba bastırdım. Yine çok fazla okundu ve edebiyat alanında ismimi duyurmaya başladım. Üstelik para da kazanıyordum hem de beklediğimden daha çok kazanıyordum.

Bir akşam uyumadan önce telefonuma bir mail geldi. Yeni kurulmak üzere olan bir dergi baş editör olarak beni ekiplerinde görmek istediklerini yazmıştı. Maile cevap verdikten sonra telefonu masaya koyup kendimi yatağa fırlattım. Acaba babamın vasiyetini gerçekleştirmiş miydim? Kendi kendime evet cevabını verdikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladım. Hizmet için okumayı kendimce başarmıştım ve şimdi babam için yas tutmaya vaktim vardı. Saatlerce ağladım. Ağlamaya yıllardır olan hasretimi giderdim ve kendime dedim ki : Bu kadar yas yeter.Kendime de hizmet etmeliyim. Kendimden başka yarışacak hiç kimse olmamalı etrafımda. Her zaman bir adım daha iyisini yapmaya söz verdim kendi kendime. Her yaptığım bir önceki yaptığımdan daha iyi olacaktı ama en mükemmele asla ulaşamayacaktım. Mükemmel olan tek şey ise o dönemdeki son yazıtım olacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Mavi Tik - Lafın Gelişi Podcast

Mavi Tik

Kızıl Güneş