Muhteşem Şato

Tepenin karşısındaki küçük oyukta duruyordum. Ağaçların dalları bedenimi sarmış, güneşin batışı üstümü örtmüştü. Birkaç kıymıktan çok daha fazlası vardı ruhumda.
 
Kanamak… Ruhumuzu hapseden bedenin ağlaması ve ağlamak, ruhun bedene yaptığı baskı olmalı. İlk kez bu duyguyu hissediyor, ilk kez yaşıyordum. Birkaç baykuş ötüştü derinlerden, ileriye baktım. Geniş tuğlalı, 18. yüzyıldan kalma eski şatodan ışıklar süzmeye başladı. Tepenin başına konulmuş altın ve elmastan bir taç gibi parıldıyordu. Derisi ne kadar eski ve tozluydu. Ve bir o kadar da ölü. Pembe-siyah gökyüzünün altında saklandığım yerden öylece onu izledim. Görüntüsü o kadar büyüleyiciydi ki, ruhuma tatmin olması için gereken her şeyi veriyordu. Öyleydi ki, artık ağaçların vücuduma batan dallarını hissetmiyordum.
 
Tepenin üzerindeki,
pembe-siyah gökyüzünün altındaki,
eski,
ve geniş tuğlalı,
Muhteşem Şato.
Paylaş

Bir cevap yazın