Leza – Şah ve Mat

İnancımı kaybettim.

Gitmeden önce son kez hatalarımı yaptım. En sevdiğim yalanları giydim üzerime. Beni kusurlarımla görsünler istemedim. Tarih sahnesinden silinirken cümlemin nerede bittiğini ve sonumu nasıl getirdiğini görsünler istedim. Noktası yoktu. Noktası olmayan bir cümle ise hala devam ederdi.

Ben edemedim.

Noktası olmayan bir Tanrı’ya delicesine aşıktım ve edemedim. Ölüme bu kadar yakınken ve onun kucağına kendimi bırakmışken Tanrı’nın siluetinden bir parçaydım adeta. Kendimi böylesine kaybettiğim günlerde saatin tik taklarıyla avuturdum bedenimi. Adeta durmuş bir saatin yelkovanı gibi savrulurdum serin sularda. Durmuş bir saat bile yalnızca bir kez gerçeği söylerdi.

Benim bedenimin kendisi yalandı. Nerede olduğumun bir önemi yoktu. Her gece aynanın karşısına geçer ve bu koca yalandan utanırdım. Her gece o kız gibi olabilmeyi dilerdim.

Yutkundu genç kadın. Elindeki jileti birkaç kez çevirdi, dikkatle baktı ona.

Cinayet nasıl yazılır?

Emindi ki bunun bir önemi yoktu. O bu gece kendine zarar verecekti ve sonunun ne olacağı önemli değildi. Jiletin soluk ve soğuk nefesi, genç kadının derisine adeta dans edercesine nüfuz etti. Önce kalp atışları nefes alışverişlerine karıştı, hızlandı. Daha sonra artık atmaktan yorulmuşçasına yavaşladı.

Ve böylece bakirenin kanı cehennemin derekelerine aktı, bir daha da gören olmadı.


Sarhoş birinin dilinden kayan müstehcen bir şarkı gibi kayıyordu sükût ufukta. Elimde balonum, balonumda ölü birinin nefesi vardı. Sessizlikle sevişen ölü çığlıklar boğazımda kuruyordu adeta. Ben ayaktaydım.

En fiyakalı kıyafetlerini giydi üzerine genç adam. Beyaz gömleği solgun ifadesiyle uyumlu bir tezatlık oluşturuyordu ve halen küçüklüğünün zarafetini yüzünde besliyordu. Bu bir nevi ona minnettarlığıydı. Sigarasından bir nefes daha aldı ki, acı biraz daha boğazında teklesin. Dumanı gecenin kimsesiz saatlerine aktı, savruldu ve kayboldu. Karmakarışıktı düşünceleri ve bu anarşiyi toparlayabilecek tek bir nefes vardı. Bir kadın… Düşüncelere daldı.

Zehirli bir ot kuruyordu onu hatırlayınca, güneşi Tanrı’yla beraber doğururdu, ben de onları izlerdim. Geceleri bir katilin gözyaşlarını siler, gündüzleri onun için yaşatırdım.

Anımsadıkları genç adamın dudaklarını biraz daha gerdi. Bir nefes daha… Sigaranın dumanı aşk sözleri gibi dökülüyordu dudaklarının kenarından. Ciğerlerinde kalanlar ise hâlâ süzülmeyi bekliyordu şarap damlaları gibi.

“Tanrı’yı sende aramak…”

Gecenin iliklerine yüklediği soğuk taşıyabileceğinden de ağırdı ama hâlâ ayaktaydı. Sabaha ilk adımlarını bırakan gecenin kararttığı duvarlarda kendi ayak seslerini net bir şekilde duyabiliyordu. Daha hızlı yürüdü, daha hızlı.

Kilisenin kapısından içeriye girdi ilk önce. Açlığıyla tutuşuyor perdeler, İlaha edilen tüm dualar bir anlığına kimliğini yitiriyordu. Genç adam birkaç adımı zor atıyordu belki. Kalp atışları düzenini yitiriyordu. Odaklanabildiği tek şey genç bakire bir kadının bedeni ve akıttığı kanlar. Sevilmemiş ve değersiz…

Sevdiği kadın. Zaman kavramı benliğiyle vedalaşırken genç adam zar zor kadının yanına gitti. Gözyaşlarının akmasına gerek kalmıyordu çünkü Tanrı ikisini de affetmiyordu. İşte o geceyi sabaha bağlayan o kimsesiz saatlerde cehennem bir günahkara daha yer açtı: Leza…

Acı boğazında teklerken sadece bir damla gözyaşı kadının dudaklarına yetişebildi son kez. Son kez açlıkla öpüyordu, nefretle… ve tarih bir aşkı daha yazmıyordu. İşte şah ve mat.

“Yan yanaydık ve şehir böyle bir mucize görmemişti.”

Paylaş

Bir cevap yazın