in

Gölgeyle Dans

Nasıl olur da dünyadaki bütün gülüşler, umutlar, heyecanlar bir çift bakışın arkasına sığınır, her biri -koca bir yalan geliyor- güven veren mutluluklar içerir. Uzun zaman hayranlıkla seyrettim onu. Etrafına yaydığı tüm güzellikleri hayranlıkla seyrettim, ışığa çekilen pervanelerden farkım yoktu. Yavaş yavaş bakışlarının dokunduğu her çiçeği, her çocuğu, her hayvanı ve herkesi kıskanır oldum. Gözleri bana ulaşsın istedim, bana değsin. Bu yüzden çıktım saklandığım mağaramdan. Zamanla alıştı gözlerim yakıcı acımasızlıklarına ama yılmadım, inatla gözlerimi kırpıştırarak onu görmek istedim. Tüm ihtişamıyla oradaydı, işte yakınımda çok yakınımdaydı!


Büyük bir merakla baştan aşağı inceledim onu. Yakından daha iriceydi, bakışları daha yakıcıydı, gülüşü çocukçaydı, sanki kimsenin bilmediği bir şeylere gülümseyen küçük bir çocuğunki gibi. Elleri bir sanatçıya aitti, belliydi. Sonraları öğrendim gerçekten de öylelermiş, hep bir boşluk gözlemlemiştim resimlerinde, öylelermiş. Kendimi onun dünyasına çok yabancı olarak tanımlıyordum. Ben, ben kendimceydim tüm mutluluklarım bana kadardı, umutlarım. Hayatta her şeyi çabalayarak elde etmiştim fakat hak etmediğimi düşündüğüm hiçbir şeye de el uzatmamıştım. Onu hak etmediğimi düşünüyordum. Mağaramdan çıkmamın tek bir nedeni vardı ona yakından bakmaktı onu elde etmek değildi dedim ya ben kendimce bir insanım, yeteri kadar yaşamak bana yeterli geliyordu. Bin yılda bir ihtimal gerçekleşmişti ve ben ne kadar onun için görünmez olduğumu düşünsem de ateşim esen tatlı
bir rüzgarla bana yönelmişti. Elleri bana uzanmıştı, bakışları yalnızca beni seyreder olmuştu. Sonraları fark ettim başlarda hayran olduğum bu hali zamanla hastalıklı bir hale bürünecekti. Bilmediğim bir dünyaydı korkuyordum evet ilk ve en büyük korkumdu bu. Ya darmaduman olursa dünyam ya fark ederse ona ne kadar tutkun olduğumu ya tüm kurduğum hayaller birer birer altında kalırsa enkazımızın, bilmiyordum. Uzun zaman önce öğrenmiş oldum. İnanılmaz hızlı ilerliyorduk belki de
sadece savruluyorduk o an içinde fark etmiyorsun tabi çünkü onun sana verdiği her bir kırıntı sevgi dilimine muhtaç gibi hissettiriyor seni ve sen de ona inanıyorsun. Her bir basamağı ve her bir tümseği uçarcasına önemsemeyerek geçiyorduk. Durup düşünmek şansı verilmemişti çünkü elleri benimkilere öyle bir kenetlenmişti ki nefes almak istediğim anlarda bile onun izin verdiği ölçüde uzaklaşabiliyordum. Tabi ben bu anları özgürlüğüm olarak nitelendirmiştim. Küçük dünyamdaki tek nefeslik özgürlüğüm. Ne oldu nasıl oldu da ona sarılmak için ona dokunmak için duramayan ellerim kollarım artık ondan uzağı gökyüzünü kucaklamak ister olmuşlardı. Ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadım sanırım. Günlerimizi birbirimize ulaşmak için yaşıyorduk. Her anı her detayı hâlâ
hatırlamaktayım. Bir akşam üstü konuşmalarımızdan kendimizi durduramamış ve Bostancı’dan Kadıköy’e kadar dur duraksız yürümüştük. Bir diğer an Belgrad Ormanı’ndayız ilkbahar tüm
güzelliğiyle gelmiş yine böyle bir mayıs gününde ağaçların arasından sızan güneşi ellerimizle yakalamaya çalışıyoruz, başım dünyanın en rahat yastığında. Yatağımızdayız, gözlerindeki şehvet tatlı bakan bir çift göz haline gelmiş, ellerimiz yeni haritalar ve yeni güzergâhlar çizmekte. Günler aylar birbirlerini dolu dolu böylece kovalıyordu. Üstünü örttüğümüz ve asla konuşulmayacak bir sorunumuz vardı. Başlarda beni sevgiyle saran kolları artık büyük bir hırsla tutuyordu. Göz kapaklarımda boğulur olmuştum. Nefes almak için umutsuzca çırpınıyordum, duvarlarını aşmak için ellerim kanıyordu. Bir şeyler yapmalıydım sonuçta aşk böyle olmamalıydı diye düşünüyordum. Olsa olsa tutkudur bizimki diyordum ve kendimi ikna etmeye çalışıyordum. O ilk anlardaki tatlı heyecanları özler olmuştum. Artık her küçük detay onun için bir kavga sebebi benim içinse kaçma ihtiyacı doğuruyordu. Bırakmak kolay geldi. Sessizce yok oldum hayatından. Ya da ben öyle olduğunu zannediyordum. Aylarca kopmaya çalıştım alışkanlıklarımızdan buna izin vermesini beklemiyordum, vermedi de ama artık dinlemiyordum onu. Aramalarına dönmüyordum artık, yürüdüğümüz yollara gittiğimiz müzelere tekrar bu sefer tek başıma gitmeye başladım. Öylesine zevk alıyordum ki kendi
başıma olmaktan nefes almaktan. Buna kapıldım sanırım bu minik anların hazzına kapıldım ve bir şekilde koptum ondan. Anlamasını istedim. Başlarda her şey normal düzeyde ilerliyordu. Klasik ayrılık
hali gibi duruyordu her şey. Şarkılar daha bir anlamlı güneş daha bir yakıcı yemekler hep tatsız çikolata değersiz duruyordu gözümde. Sonra geçtiğini düşündüm en azından benim için bir şeyler kopmuştu zor olmuştu ama artık dünyaya aittim. Mağarasından çıkmış küçük bir kız değildim. Büyümüş kadın olmuş, yeniliğe ve her türlü bilgiye muhtaç haldeydim. Onu unuttum diyemedim hiçbir zaman güzel tatlı hatıraları unutacak değildim elbette.

Ama o durmadı. Ona göre uçurumdan atlıyordum. Bilmediğim dünyaları keşfetmek hiçbir zaman kolay olmayacaktı ona göre. Onsuz yaşamımın tatsız olacağını düşünüyor olmalıydı. Haksızdı. Tüm gücümle çekiyordum hayatın tatlı acı kokusunu içime. Hep bir gölge sezinlerdim arkamda. Onu
bırakmanın olağan hissi gibi düşünür kendimi rahatlatırdım. Öyle değilmiş çok sonraları öğrendim. Biliyormuş gittiğim her yeri tanıdığım her bedeni. Bir gün, bir akşam üstü ben sessizce kitabımı okurken yeni dünyamın içinde kaygısız ve mutlu hissederken bir gölge hissettim arkamda. Baktığımda oradaydı çok yakınımda eskiden aşkla, çokça şehvetle ve tutkuyla bakan, tüm dünyayı gözlerinden izlediğim adam bana bakıyordu. Gözleri, gözleri acımasızca yargı dağıtıyordu bu sefer. Ne olduğunu anlamadan içindeki tüm kötülükleri döktü önüme. Günlerin ve ayların birikimi olmalıydı anlıyordum onu. Kendime çok kızmış hissettim bir an. Onu bu hale getiren kişinin kendim olduğunu düşündüm.
Biraz ağladım, biraz güldüm. Zaten ağlarken hep gülerdim ben. Kendimi açıklamaya çalıştım bir milyonuncu sefer fakat dinlemiyordu beni sanırım sarhoştu bir miktar belki de başka şeyler vardı. Mükemmel hayatına ona sormadan girdiğimi, dönüştüğü kişinin suçlusunun ben olduğumu söyledi haklı olabilir diye düşündüm. Sustum sonra bıraktım anlatsın nefret etsin benden böyle geçecek belki diye düşündüm bıraktım intikamını alsın. Aldı da en değer verdiğim şeyle vurdu beni özgürlüğümle geleceğe dair planlarımla bu kadar ileri gideceğini düşünmüş müydüm bilmiyorum. O günden sonra gittiğim her yerde bir iz buldum ondan, kimi zaman karşı masada kimi zaman kütüphanede kimi
zamansa evimin köşesinde yani her yerdeydi. Evime hapsolmuş vaziyette yaşıyordum hayatımı korkmuyordum ondan korku değildi hissettiğim istediğini yapmasını zamanla vazgeçmesini istedim. Çok uzun sürdü bu dönem bana bir ömür gibi geliyordu. Merak ediyordum gittiğim yerleri nasıl biliyor nasıl her sokak başında onu görüyordum. Gününü tamamıyla bana harcıyor olamazdı bunu biliyordum gitmesi gereken bir okulu, evi ve ailesi vardı.

Peki nasıl ulaşıyordu böylece bana?


Böylece bir karar verdim tüm arkadaşlarımdan, sosyal medyadan, gittiğim her yerden, bana ait olduğunu düşündüğüm her ağaçtan vazgeçtim. Bir dönem; yalnızlığımla ve çok sevdiğim kitaplarımla yaşadım hayatımı. Bakınca teşekkür etmeliyim ona çünkü bir şekilde mağarama geri göndermişti beni. Düşüncelerime tekrar kavuşmamı, daha sakince yaşamamı sağlamıştı. Zamanla vazgeçti evime gelmekten de ama bu sefer ben istemiyordum tekrar mağaramı terk etmeyi. Gün ışığı çok yormuş ve
yakmıştı tüm biriken umutlarımı. Nasıl böyle evrildi olaylar hala anlayabilmiş değilim. Şimdilerde anlıyorum bazı şeyleri, her şeyin en başını mağaramı neden terk ettiğimi. Yanılmıştım en başından. Beni oradan çıkmaya iten sadece bir gölgeymiş, güneşin aldatmacası olan bir gölge tüm gördüklerim aslında kendi hayal gücümün ürünüymüş. Varlığı tamamıyla istediğimi düşündüğüm şeylerin bir yansımasıymış. Ama artık karanlık değildi mağaram. Kendi ışığımı bulmuştum. Gölgelerin aldatmacasına inanmıyordum artık. Onlarla oynuyor gerçeği görmem de bir yol olarak görüyordum her birini.

Bu içerik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Beşinci Mektup

XL | Avengers: Endgame ve Kahve ASMR