in

KALEM TAMİRCİSİ

Veda vakti yaklaşmıştı Arif için artık İstanbul macerası bitmişti ve Ankara macerası başlayacaktı.

Küçük Arif usul ve mutsuz adımlarla denizin karşısındaki banka doğru geldi birkaç dakika denizi izledikten sonra denize arkasını döndü ve karşıdaki boş dükkanı izlemeye başladı. “Ne olursa olsun bir gün bu dükkanın sahibi ben olacağım ve hayalime ulaşacağım” dedi kendisinin duyabileceği bir sesle. Dükkana baktıkça hayaller kuruyor ve etrafından bağımsızca beynindeki hayalde yaşıyordu. Bedeni bankta oturuyordu ama ruhu ve bedeni on yıl sonraki hayallerindeydi. Tam hayallerine bırakmıştı ki kendisini izlediği boş dükkanın önüne gelen annesinin sesiyle irkildi:

– Arif hadi oğlum eve gidiyoruz daha eşyaları toplayacağız.

Arif banktan kalktıktan sonra son bir kez denize baktı ve “Benim kalem tamircisi dükkanım sana emanet deniz, ona iyi bak.” dedi ve annesinin yanına doğru koşmaya başladı.

Dükkanın önüne geldiğinde dükkanın camından içeriye iyice inceledikten sonra:

– Burası bir gün benim olacak göreceksin anne

– Saçma bir hayal kuruyorsun Arif, senin yaşında çocuklar genellikle doktor olmayı isterken sen bir uçlu kalem tamircisi olmak istiyorsun. Bu saçmalığa artık bir son vermen gerek.

Arif annesinden ve çevresindeki herkesten bu tür cümleleri defalarca duyuyordu fakat bunlara kulak asmıyordu. Her gece yastığı başına koyduğunda “Hayalimi gerçekleştireceğim” diyordu kendi kendine. Bu hayalin saçma olduğunu asla kabullenmiyordu. Hem saçma ya da değil bu bir hayaldi. Hayaller insanların bu hayatta tutunabileceği tek şeydi. Her insan gerçeklerden korktuğu zaman hayallerine sığınır, bir gün onların gerçekleşeceğine olan inancıyla gerçeklerle mücadele ederdi… Eğer insanların hayalleri olmasaydı dünya katlanılmaz bir yer olurdu. İşte Arif’in de ne zaman canı sıkılsa o izlediği boş dükkanda kendisini bir uçlu kalem tamir ederken hayal eder mutlu olurdu. 

Arif’in annesi eve gelir gelmez telaşlı şekilde hemen kolileri bantlamaya başladı. “Arif sen de masandaki eşyaları bir koliye yerleştir hadi oğlum.”

Arif bitkin ve küçük adımlarla odasına doğru yürümeye başladı, onun küçük bedeni bu vedayı kaldıracak kadar güçlü değildi. Kalem tamircisi dükkanını her yerde açabilirdi ama o, her gün saatlerce izlediği o boş dükkanı istiyordu. Odasına girdiğinde masanın üzerinde parçalara ayrılmış kalemleri gördü. Masanın başına oturup dün bıraktığı işi tamamlamaya başladı. Ucu kırılan kalemin ucunu değiştirdi, içinde uç kalemin içini temizledi, uç girmeyen kaleminin başlığını değiştirdi. Dakikalarını kalemlerle oynayarak geçiren Arif’in elleri simsiyah olmuştu. Ayrıca eşyaların hâla kolilere yerleştirilmemesi annesini çok sinirlendirmişti. Annesinin bağırma seslerini nakliye kamyonunun korna sesleri kesti. Bu korna sesi Arif’in beynindeki hayallerini susturan sesti aynı zamanda. Yolculuk vakti gelmişti. Arif arabaya bindikten sonra son bir kez dükkanına ve denize veda edip mavi minik gözlerini yumdu. Gözünden akan bir damla yaş yanaklarından süzüldü. Arif’in minik mavi gözleri yolculuk bitene kadar açılmadı…

Ankara maceralarında üç ay çabuk geçmişti fakat Arif her geçen gün o küçük dükkanını özlüyordu. İçindeki özlem duygusunu bastıracak hiçbir duygu yoktu burada. Ankara boş bir şehirdi sanki Arif için o küçük dükkanın olmadığı bütün şehirler bomboştu. İstanbul’da hayallerine daha yakındı sanki. Orada bir umut vardı sanki Ankara onu hayalinden uzaklaştırmış gibi hissediyordu.

Yaz tatilinin son günüydü Arif gece yastığa başını koyup yarın olacakları düşünmeye başladı: Sabah yeni sınıfında kendini tanıtacak ve bir kalem tamircisi olmak istediğini söylediğinde herkes onunla alay edecekti. “Acaba bunu söylemesem mi?” diye düşündü kendi kendine fakat sonra kendine sert bir tokat attı ve kendi kendine konuşmaya başladı sesi sertleşti. “Saçmalama, bu senin hayalin ve insanların hayallerine müdahale etme hakkı yok.” Sertleşen sesi yumuşadı.

– Ama İstanbul’da bütün sınıf hatta öğretmenlerim bile alay ediyordu benimle.

Sesi tekrar sertleşti kendi kendine iki kişiymiş gibi konuşamaya başladı odasında. Bir kendi konuşuyordu bir de içindeki çocuk hepimizin içinde yatan bir çocuk vardı bizim içimizdeki çocuk yatıyordu ama Arif’in içindeki çocuk onu hayallerinin peşinden koşmak için zorluyordu.

Sabah uyandığında bir an kendini İstanbul’da sandı denizi seyretmek için cama gitti fakat kafasını kaldırdığında birden karşısında koca bir binayı görünce irkildi Arif.  “Lanet şehir buradan nefret ediyorum.”

Arif sınıfa öğretmenle beraber girdi. Öğretmen Arif’ kısaca tanıttıktan sonra öğrencilerden Arif’ i tanımak için sorular sormalarını istedi.  Bir sürü soru soruldu Arif’e nerden geldiği, niye geldiği… onlarca soru   soruldu. Arif ‘ in içi biraz rahatladı kimse hangi mesleği yapmak istemediğini sormamıştı çünkü. Tam soruların bittiğini düşünüp boş sıraya doğru yönelecekti ki, en önde oturan kız parmak kaldırıp söz hakkı aldı ve o soruyu sordu:

– Büyüyünce ne olmak istiyorsun?

Arif hiç beklemeden kararlı şekilde cevap verdi:

– Uçlu kalem tamircisi.

Sınıftan kahkaha sesleri yükselmeye başladı. Arif’ in alışık olduğu bir durumdu bu, Arif öğretmene baktı öğretmenin yüzünde de bir gülümseme vardı. Arif, “Öğretmen bile gülüyor buna.” diye düşündü kendi kendine ama öğretmendeki bu gülüş alaycı bir gülüş değildi tam tersine bu hayal öğretmenin hoşuna gitmişti. Arif yerine oturduktan sonra öğretmen girdi lafa:

– Günümüzde bütün insanların saçma bir çabası var çocuklar ‘Farklı olma çabası’. Fakat insanlar diğerlerinden farklı olmak istiyorlarsa farklı hayaller kurmaları gerekir. İşte insanların en büyük hatası bu, herkes aynı hayalleri kurup farklı olmaya çalışıyor. Aynı şeyin peşinden koşan hiç kimse birbirinden farklı olamaz çocuklar. Ama yeni arkadaşımız Arif’in hayali benim hayatımda gördüğüm en farklı hayal ve bence bu arkadaşımız dünyada hayal gücü en geniş olan kişi.  Siz de hayal dünyanızı genişletmek istiyorsanız bence bu tür hayaller kurmalısınız.

Öğretmenin bu konuşması Arif’i fazlasıyla mutlu etmişti. Hayatında ilk defa Arif’in bu hayaline birisi olumlu tepki vermişti.  Arif bütün günü bunun mutluluğuyla geçirdi. Derslerde yüzünde manasız bir sırıtma vardı.  Arif kendini çok yakın hissediyordu hayaline. İstanbul’da bile hiç böyle hissettiğini hatırlamıyordu. Dersler boyunca derin düşüncelere daldı hatta o kadar dalmıştı ki çıkış saatinin geldiğinin farkına bile varmamıştı. Zil çaldı bütün sınıf boşalmıştı sadece Arif ve öğretmen kalmıştı sınıfta. Arif’in bir şeyler düşündüğünü gören öğretmen masasındaki bozuk uçlu bir kalemi aldı ve Arif’in önüne bıraktı bu Arif irkildi birden ‘’Kusura bakmayın dalmışım’’ dedi.  Hafif bir gülümsemeyle Arif’e bozuk kalemi uzatan öğretmen ‘’ İlk müşterin ben olacağım sanırım Arifciğim yarına yetişirse iyi olur içine uç girmiyor da.’’

Arif daha önce hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Kalemi alıp çantasına koyup hızlıca dışarıya koştu kapıda onu bekleyen annesi onu azarlamaya başlayacaktı geç kaldığı için ama heyecanı içine sığmayan Arif hiçbir cümleyi durmuyor koşa koşa eve gidip hemen bu kalemi tamir etmek istiyordu.  Eve gelir gelmez yaptığı ilk şey de bu oldu. Çantasından kalemi alıp çantasını bir kenara fırlattı ve beş dakika içinde kalemi tamir etti. Hemen yarın olsun istiyordu. Gün içerisin de ne yapacağını bilmiyor evin içinde kendi kendine dolaşıyordu. Gidip gelip annesine ve babasına olanları tekrar tekrar anlatıyordu. Her seferinde azar tarzı cümleler duysa da bu mutluluğuna engel olmuyordu. O gece sabaha kadar uyuyamadı ama sabah çok dinçti annesini beklemeden koşarak kendi gitti okula ve dersin başlamasını beklemeden öğretmenler odasında oturan öretmene kalemi verdi.

– Hızlı bir ustasın Arif. Hızlı ve çalışkan. İnsanın sevdiği şeyi yapması eğlenceli değil mi?

– Evet öğretmenim.

– Kalem için teşekkürler derste görüşürüz evladım.

– Rica ederim.

Ankara’da günler haftaları haftalar ayları kovalıyordu Arif öğretmen sayesinde Ankara’da her geçen gün daha utlu oluyordu. Öğretmen her hafta en az üç kalemi bozup Arif’e veriyor ve tamir etmesini istiyordu. Arif her geçen gün hayaline biraz daha yaklaştığını hissediyor ve bu hissi yaşadığı her an daha da mutlu oluyordu.

Bir çıkış saati Arif’in gözüne bir afiş takıldı. İstanbul gezisi afişiydi bu. Annesine babasına bile sormadan hemen gidip yazdırdı ismini bir hafta sonraydı gezi. Dükkanını, denizi, oturduğu bankI çok özlemişti Arif. Hemen gidip dertleştiği denize ve dükkanına anlatmalıydı hem bu öğretmeni. Dükkanın karşısına geçip “Bekle beni” demek istiyordu denize, “Bir gün seninle komşu olacağız Marmara!”” diye bağırmak istiyordu.  Geçmek bilmeyen bir hafta sonunda bitmiş ve gezi günü gelmişti. Arif otobüse biner binmez küçük mavi gözlerini ve İstanbul’a kadar açmadı.

Gelir gelmez hemen öğretmenine dükkanını anlattı ve öğretmeni oraya gitmeye ikna etti. O kadar mutluydu ki sanki gerçekten bir kalem tamircisiydi ve sanki gerçekten bu dükkanın sahibi olacaktı. Fakat Arif’in mutluluğu gördüğü manzarayla bitmişti. Bütün arkadaşlarına ve öğretmenlerine gösterecekti küçük dükkanını ama dükkanına başka birisi ir kırtasiye açmıştı. Camın dibine geldi ve eskiden yaptığı gibi elini cama koyup içeriyi izledi. Hiç kimseye hiçbir şey demeden karşıya sahile doğru koştu ve dalgalı denize bağırmaya başladı: ‘’ Bu dükkanı sana emanet etmiştim’’ diye denize bağırmaya başladı. İnsanlar onu deli sanıyordu büyük ihtimal. Denize bağıran küçük bir çocuğu kim görse deli sanardı zaten. Arif iyice sesini yükseltmeye başladı ve ağlayarak “Sana emanet etmiştim deniz neden başkasına verdin bu dükkanı?” Arif’in sesi yüksekti fakat dalgaların taşlara vuran sesleri daha yüksekti. Dalga sesleri Arif’in bağırmalarına karşılık olarak şiddetini arttırmıştı sanki. Dalga sesleri sanki Arif’ e: “Bırakıp gitmek senin suçun diyordu.”

KORKULARINIZLA YÜZLEŞİN! Hayvan Korkumu Nasıl Yendim?

KORKULARINIZLA YÜZLEŞİN! Hayvan Korkumu Nasıl Yendim?

UZAY YOLUNDA LİSELİ BİR GİRİŞİMCİ: Atakan Erefe

UZAY YOLUNDA LİSELİ BİR GİRİŞİMCİ: Atakan Erefe