in

Kaan Kural Röportaj

Bizlere kendi cümlelerinizle, kendinizden ve geçmişinizden kısaca bahseder misiniz? Kaan Kural kimdir, nasıl birisidir?        

Merhabalar, ben Kaan Kural. 1974 Ankara doğumluyum, ilkokulu Ankara Koleji’nde, ortaokulu ve liseyi Robert Koleji’nde, üniversiteyi ise Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde okudum. 1996’da üniversiteden mezun olduktan sonra Fast Break dergisiyle medyaya girdim. Yeni Yüzyıl, Vatan, Radikal gibi gazetelerde, Slam ve Socrates dergilerinde, televizyon da ise NTV, NTV Spor, CNN Türk, D-Smart, Tivibu kanallarda çalıştım. Yaklaşık 23 yıldır medyanın içindeyim. Uzun süre basketbol yazarlığı ve editörlüğü yaptım, son 4 yıldır E-spor yayınlarına da katılıyorum.


Sizi fazlaca seven ve yaptığınız işi destekleyen büyük bir kitleniz var, bunun yanında, bir o kadar da olumsuz eleştirilerde bulunan insanlar var. Bu kötü yorumların sizi, olumlu veya olumsuz yönde etkilediği oluyor mu?

Bizim işimizde iyi yorum kadar kötü yorumun yeri de çok fazla, çok da normal. Sonuçta bir organizasyonun değerlendirilmesini yapıyorsunuz, o değerlendirmeye katılanlar da oluyor katılmayanlar da. Ama katılmayan kişiler, bunu kendi düşüncelerini ya da kendi destekledikleri takımı savunmak adına yapıyorlar bazen. Halbuki bunu farklı bir görüş olarak görüp değerlendirmiyor, beğenmiyor veya başarısız buluyorlarsa bırakıp geçebilirler. Sadece spor alanında değil, genelde dünya pek çok alanda kutuplaşmaya gittiği için insanların kendi görüşünü savunması gerektiğine dair bir algı oluşmuş durumda, bu savunma da zaman zaman çok agresif ve çok onursuz olarak bize yansıyabiliyor elbette ki. Ama bu da bu işin bir parçası, yani bunun için söylenebilecek çok da bir şey yok, hiç yadırgamıyorum ben.

Beni etkiliyor mu, ben artık biraz efsunlandım yıllardır bu işi yaptığım için, tabii ki feedback olarak alıyorum ama özellikle olumsuz yorumların bir kısmı son derece fanatik bir şeyden geldiği için ondan da mümkün olduğunca etkilenmemeye çalışıyorsun çünkü o zaman yaptığın işin objektifliği etkilenir, çünkü bizim işimiz aslında bir resmi daha da berraklaştırmak, görünmeyen taraflarını göstermeye çalışmak, bunu yaparken tabii ki geri dönüşleri dikkate almak lazım ama bazen, olumsuz görüşler çok çok abartı olabiliyor,  bazen de çok temelsiz oluyor açıkçası ama mümkün olduğunca bunları duyup, kendini soyutlamak gerekiyor. Bazen de çok yapıcı eleştiriler geliyor, bazen bizim de hatalarımız oluyor, o hataları görmek açısından bunları tamamen devre dışı bırakamazsın.


“Dünyanın en kapitalist yerinde, en eşitlikçi sistem dediğiniz.” NBA’deki Salary Cap Sistemi, ülkemizde ve Avrupa’da uygulanması, rekabeti arttıracağı için aynı zamanda da ligin kalitesini arttırıp, ligin pazarını büyütebilir mi? Bu konu hakkında düşünceniz nedir?

Salary Cap Sistemi Avrupa’da uygulanamaz çünkü bunun için hukuki bir çatı gerekir, hukuki çatıyı oluşturmak için de bütün yapının aynı hukuk çerçevesinde bulunması gerekiyor. Amerika’nın daha doğrusu NBA’in en büyük avantajı, Kuzey Amerika’da tek bir hukuk çatısı altında, toplayış sözleşmesiyle genel çalışma kanunlarının dışında uygulamalar yapılabilmesi. Bir kere Salary Cap dediğiniz şey, bir ücret tavanı ve onunla beraber gelen draft sistemidir. Hiçbir iş kanununda, bir insana ücret tavanı diye bir şey uygulayamazsınız. İşte atıyorum bu iş için en fazla 100 lira vereceksiniz diyemezsiniz, çünkü o insan haklarına ve iş kanunlarına aykırı. Ama işte toplu iş sözleşmesiyle çalışanlar yani bütün oyuncular bu haklarından feragat edip, bu sistemi kabul edebiliyorlar. Yoksa Avrupa’da yapmaya kalksan, herhangi biri iş mahkemesine gittiği an da mahkeme bunun iş kanununa uygun olmadığını saptayıp, bunu tamamen bozar.

Avrupa Birliği birgün kurulur ve ortak Avrupa Hukukuna geçilirse bir ihtimal olabilir ama burada da şöyle bir risk oluyor; atıyorum sen Avrupa çerçevesinde oynuyorsun ve bu Salary Cap geliyor, eşitcilik geliyor ama herhangi bir oyuncu daha fazla kazanmayı hak ettiğini düşünüyor. NBA’i boş verdim, Çin’e gitse nasıl tutacaksın elinde? Bir oyuncu var, diyelim ki Furkan Korkmaz, Efes 1 milyon dolar verebiliyor maksimum Salary Cap, Çin’den 1,5 milyon dolarlık teklif geliyor ve gidiyor doğal olarak. NBA’in avantajı; NBA’den daha fazla para verebilen bir yer olmadığı için uygulayabiliyorsun. Hem hukuk sistemi hem de ekonomik zenginlikleri bunu sağlıyor, bunu Avrupa’da uygulayamazsınız.


Bugünkü Boston Celtic’i 2020’lerin prototip takımı olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Peki sizce değişen oyunda öncü olmak beraberinde başarıyı da getirecek mi?

Boston Celtics’i 2020’lerin prototip takımı olarak görüyordum, şundan dolayı; bir tane top yönlendirici ve sürekli yaratan oyuncu, 2-3 tane topla oynayabilen, yaratmayı tamamlayabilen çok yönlü kanat ve bir tane çember savunucu, geçen seneki Kyrie Irvingli kadrodan bahsediyorum. Ama bunun illa Boston olmasına gerek yok yani, bu sene başka takımlar da var buna yatkın, hatta bütün takımların asıl amacı böyle ekipler kurmak. Mesela Dallas’ı düşünün; Porzingis çember savunucu ve aynı zamanda çok yönlü. Topla oynayabilen kanatlar bulmaya çalışıyorlar, bütün takımların asıl amacı bu aslında. Bir tane top yönlendirici ve delici, 3 tane ikinci top yönlendirici ve topla oynayabilen kanat, 1 tane de çember savunucu. Temelde tabii bu dediklerim, çok yönlü de olabilir. Ha bu da en iyi demek değil, şu an ki oynanan basketbolu en verimli nasıl oynarsınız; birbirlerinin görevini paylaşabilen 3 tane kanat, asıl görev olarak yapabilecek 1 tane delici, 1 tane çember savunucu. Ama senin kanatların da çember savunabilir, senin kanatların da delici olabilir. Aslında bütün söylemek istediğim, birden fazla görevi birden fazla oyuncunun yapabiliyor olması ve bunların değişken olabilmesi.


2000 döneminde oluşan pasif ve ağır oyununun aksine, son dönemde oluşan çok daha tempolu ve hızlı bir oyun var. Sizce bu oyunun da daha ilerisi gelebilir mi? Ya da bundan 10-15 yıl sonrası için farklı bir oyun tahmininiz var mı? Sizce oyun nereye evrilir?

Bence şu anda oyun yeterince olgunlaştı. Çok daha hızlı oynanıyor ve çok daha yetkin oyuncularla oynanıyor. Yani şu anki orta seviye oyunculara baktığınız zaman hepsi, bundan on yıl önceki orta seviye oyunculardan çok daha donanımlı, çok daha yüksek tekniğe sahip, çok daha yüksek kalite oyuncular. Bu da onları çok daha fazla değişik rolde kullanmanızı sağlıyor. Artık pozisyon diye bir şey kalmadı, rol diye bir şey var ve bu rolleri birden fazla oyuncuya dağıtabiliyorsunuz. 10-15 Yıl sonra çok da farklı olmayacak, belki biraz daha benim spesifik olarak delici ve çember savunucu dediğim roller iyice bölüşülüp 5 tane pozisyonsuz, sahadaki bütün rolleri herkesin oynayabildiği, maçın gidişatına göre, oyuncunun formuna göre rollerin paylaşıldığı ve 5 kişinin birbirine benzer olduğu bir oyun olabilir ama buna çok da gerek yok şu an. Bence şu an ki sistem optimize edilmiş durumda, dünyadaki basketbol oynayan nüfusla ideal basketbol oynama sistemi arası optimeye yakın. Ama çok daha presli, yani tam sahaya yayılmış bir oyun görebiliriz. Ben biraz daha bu oyunun tam sahaya yayılmış versiyonunun olacağını düşünüyorum 10-15 yıl içinde.


Size göre; herhangi bir takımın alt liglerde şampiyonluk favorilerinden olmasındansa, sonunculuğa da oynasa bir üst ligde oynaması daha iyi. Bu düşüncenizin nedeni rekabet seviyesinin, takımları daha iyi olmaya zorlayacak olması mıdır?

Elbette. Baştan şunu söyleyeyim, hangi düzeyde oynuyorsan oyna en iyini yapmaya çalışırsın, o yüzden alt ligde başarılı olan bir takımın başarısını, üst ligde görece başarısı olan bir takımı sadece üst ligde olmasından dolayı onun arkasına koymam. Hangi müsabaka düzeyinde olursa olsun takımın başarısını ölçen şey, o müsabaka düzeyinde elde ettiği başarıdır. Takımların seviyesini belirleyen ise oynadığı düzeydir. Atıyorum EuroCup’da şampiyon olduğun zaman bu, büyük bir başarıdır ve kesinlikle alkışlanmalıdır ama o takımın seviyesinin, EuroLeague’de sonuncu olan bir takımdan daha iyi olduğunu iddia edemeyiz.

EuroLeague’de sonuncu olan takım, kendi seviyesinde oynadığı takımlar arasında başarısızdır, diğer takım kesinlikle alkışlanmalıdır ama bu iki takımı seviye olarak kıyaslarsan o başka bir şey. Başarılı olan takımı övmen ve taktir etmen, diğerini eleştirmen gerekir ama bu ikisini seviye olarak kıyaslamamak gerekiyor. O yüzden de olabileceğin en yüksek seviyede oynamak her zaman daha iyidir, bu senin kaliteni de arttırır rekabetini de. Senin mağlup ettiğin takım ne kadar güçlüyse, senin başarın o kadar taçlanır. Birincilikler, şampiyonluklar, şunlar bunlar bir tarafa, bir takımın asıl hedefi olabileceğinin en iyisi olmaktır.

Olabileceğinin en iyisi Türkiye 2. lig şampiyonluğuysa ve bunu yapıyorsan ne âlâ fakat bunun yanı sıra Süper Ligde 12. olmak varsa, Türkiye Süper Ligi’nde 12. olmayı tercih etmen gerekir. Çünkü orada gidebileceğin yukarı bir nokta var, diğer tarafta gidebileceğin yukarı nokta yok. Buna ek olarak seni daha ileriye itebilen takımlar da yok, daha iyi rekabet yok. O yüzden en üst ligde olmak seviye atlamak açısından, kendini geliştirmek açısından, daha yüksek hedeflere ulaşabilmek açısından çok daha iyidir. Ha dediğim gibi, mücadele ettiğin kulvardaki başarı ayrı bir konu.


Ülke olarak spor alanında üstün başarılar yakalıyoruz ancak yakaladığımız başarılar süreklilik arz etmiyor. Yakaladığımız başarıları sürekli hale getirmek için neler yapmalıyız?

Başarıların sürekliliği biraz da kültür ve projeler meselesi. Bizim kültürümüz de nedense (bu spor dışındaki alanlarda da böyle) bir şey için yeterince çaba gösterip, bir noktaya geldikten sonra, “Ben bunun için çekilmesi gereken cefayı yeterince çektim, artık bir noktaya geldim.” diye bir rahatlama oluyor. Ama bugün bakıyorsun abi Messi, Lebron James ya da ne biliyim Yunanistan Basketbol Milli Takımı, İtalya Futbol Milli Takımı vesaire hiçbir zaman çok tatmin olmuyorlar. Gene aynı noktaya geliyoruz, “Her zaman olabileceğinin en iyisi olmak, bir gün öncesinden daha iyi hale gelebilmek.” Hedef bu olmalı, ama bizim kültürümüze de çok uygun bir şey değil. Bunu sürekli hale getirebilmek için profesyonellik tanımını değiştirmek gerekiyor. Hani, paramı alırım, aldığım paranın karşılığını veririm değil de kendimi her gün nasıl geliştiririm, nasıl daha iyisini yapabilirim bunları tanımlamak gerekiyor.


Spor medyası için değerli ve güzel işler yapan Socrates ekibinde yer alıyorsunuz. Socrates ekibinin kurulma hikayesinden ve şu anki gidişattan biraz bahseder misiniz?

Socrates, Türkiye’de spora daha hikayeci, daha keyifli, daha derinlemesine, skordan ve sonuçtan bağımsız bakış açısıyla bakmak isteyen insanları bir araya getirmeye çalışan, Bağış Erten ve Can Öz tarafından kurulan bir platformdu, daha doğrusu bir dergiydi. Bu derginin belli insanları bünyesine katmasından ve belli bir mesafe kat etmesinden sonra, bünyesine kattığı bu insanlarla yeni gelişen medyada başka neler yapabiliriz, başka nasıl insanlara dokunabiliriz diye düşünürken yeni fikirler ortaya çıktı. İşte Podcast, Youtube vesaire konular 10 yıl önce yokken, bugün çok daha gündemde. Bu da insanların ayda 1 kere dergide değil, haftada bir kere podcastte, haftada iki kere youtube yayınlarında fikirlerini paylaşabilmesinin önünü açtı ve zaman içerisinde gittikçe büyüdü, büyümeye de devam ediyor. Çünkü geleneksel kanallarda çok fazla bu tip yayın yok, Socrates’in de NTV Spor kapandıktan sonra iyiden iyiye artan bu tip bir arayışı çok iyi doldurduğunu düşünüyorum ve şu ana kadar da gayet iyi gidiyor.


Şu anda e-spor alanında sunuculuk ve yorumculuk da yapıyorsunuz. Riot Games’den gelen teklifi direkt olarak kabul etmemiş, konu hakkında detaylı bilgi edinebilmek için dört ay boyunca, tıpkı üniversite sınavına hazırlanır gibi League of Legends üzerine çalışmışsınız. Bu hikayeden anlaşılıyor ki, bir işi sadece yapmış olmak için değil, hakkını vererek yapmak istiyorsunuz. Hayatınız boyunca bu hep böyle miydi?

Hep öyleydi diyebilirim. Herhangi bir ilgi alanım olduğu zaman o ilgi alanında daha detaylı araştırma yapmayı, detaylı olarak konuya hakim olmayı ve konu üzerinde derinleşmeyi her zaman isterim. Atıyorum lisedeyken Japon tarihine çok merak salmıştım, o konuyla ilgili okumayı, konuya hakim olmayı çok severim. Tabii ki bu alanın uzmanı kadar asla olamam ama ayırabildiğim kadar zaman ayırırım, mümkün olduğunca detaylı öğrenmeyi isterim.  Bir tane filmden, bir kitaptan gördüğüme aa ne güzelmiş demekle kalmayıp, her zaman konunun inceliklerini öğrenmeye çalıştım.

Yaptığım iş de bu açıkçası. Hayata bakışım biraz işime de yansıyor. İşimi daha da ciddiye alıyorum ve yaptığım işi yapabileceğimin en iyisi şeklinde yapmaya çalışıyorum. Açıkçası sadece bir noktaya kadar değil, bir noktaya geldikten sonra da her gün düzenli olarak o alandaki gelişmeleri, o konudaki ilerlemeleri takip etmeye ve değişik fikirleri almaya çalışıyorum. Bu her alanda böyleydi, iş hayatında biraz daha fazla.

Kaan Kural Röportaj-League of Legends-Basketbol-Socrates-Podcast-Kart Oyunu

Peki bu dört aylık süreçte oyunu ve izleyiciyi anlamak için nasıl çalışmalar yaptınız?

Bu dört aylık süreçte, bir kere her şeyden önce oyunu bol bol oynadım, hani günde 2-3 saat oynadım ki oyuna hâkim olabileyim. Fakat bir süre sonra oynama miktarını azaltıp profesyonelleri izlemeye ve nasıl oynadıklarına konsantre olmaya başladım. En başta günde 2 saat oynayıp, 2 saat izliyor ve okuyordum. Daha sonra o 1 saat oynamaya, 3 saat izleyip okumaya döndü. Eski profesyonel maçları, Dünya şampiyonlarını, Türkiye şampiyonlarını izledim, bununla ilgili yazıları okudum. Bu şekilde çalıştım, coğrafya çalışmaktan çok da farklı değildi aslında, 2. bölümü en azından.


Riot Games geçtiğimiz günlerde 5 yeni oyun çıkaracağını duyurdu. Riot ile League of Legends üzerinden devam eden iş birliğiniz, bu yeni oyunlar üzerinde de devam edebilir mi? Riot Games ile yeni projeleriniz var mı?

Yeni oyunlar piyasaya çıktıktan sonra bakmak lazım ona ama özellikle Legends of Runeterra konusunda çok aktif olacağımı şimdiden söyleyebilirim, en azından oyuncu olarak olacağım, yayıncı olarak ne kadar olur bilmiyorum. Ben, çok fanatik bir kart oyuncusuyum, hatta 15-20 yıllık bir Magic geçmişim var, onun dışında son dönemde The Elder Scrolls: Legends oynuyorum, yani kart oyunlarını her zaman çok sevdim. Legends of Runeterra’yı da merakla bekliyorum. Betasını oynadım sadece, geldiği zaman merakla izleyeceğim de kesin. First-person shooter pek bana uygun bir yapı değil, hani First-person shooter a dahil olur muyum bilmiyorum ama Legends of Runeterra’da olacağım kesin. Tabii oyunlar çıkmadan net bir şey söylemek zor ama dediğim gibi yayıncı olarak olmasam da oyuncu olarak orada olacağım.


Gelmiş geçmiş en iyi basket oyuncularından oluşan bir beş çıkarmanız sürekli isteniyordur. Peki League of Legends için bir rüya takım oluştursaydınız bu takımda kimler yer alırdı?

Valla çok zor ama bir kere Faker’ı kafadan koymak lazım, bence Faker gelmiş geçmiş en büyük oyuncu. Uzi’de ona çok yakın, Uzi’yle Faker’ı net bir şekilde oraya koymak gerekiyor. Ne olursa olsun devamlılığı her zaman belli bir seviyenin üzerinde kaldığı için GorillA’yı desteğe koyarım. Orman için Scrore demek lazım, Score belki kariyerinin sonunda ormana geçti ama kariyerinin tüm gelişimine ve geldiği noktaya baktığımız zaman koyabiliriz ama tam da emin olamadım. Ormana Clearlove’ı mı koymak lazım emin olamadım çünkü Score bütün kariyeri boyunca ormanda değildi. Score’un son dönemdeki başarıları biraz gözümüzü mü boyuyor bilemedim ama Faker, Uzi, GorillA gibi kendi bölgesinde uzun süre boyunca yerini koruyabilen ormancı bulmak gerçekten zor.

Score’un geldiği noktada herhalde Score demek gerekiyor diye düşünüyorum. Çok da emin olamadım şimdi, yalandan şey yapmak istemiyorum. (gülüyor) Üst koridora geldiğimiz zaman orada da aynı o devamlılığı gösterebilen kim var dersek çok kolay olmayacak. Smeb’in düşüşünü düşündüğümüz zaman buraya almak çok kolay değil. Ormanda olduğu gibi üst koridorda da uzun yıllar üst seviyelerde kalmış oyuncu bulabilmek çok kolay değil ama yine Smeb diyeceğim. Ama dediğim gibi, ne Score ne Smeb konusunda içim çok rahat değil onu söyleyeyim.


Mesleğe başladığınız günden bugüne sayısız program ve yayın yaptınız. Bugüne kadar elde ettiğiniz deneyimlerinizden yola çıkarak insanların dikkatini ve ilgisini nasıl çektiğinizi bizlerle de paylaşabilir misiniz? İyi bir program veya yayın nasıl olmalıdır?

Benim hep bir felsefem vardır; eğlenmek ciddi bir iştir. Benim alanım spor, program bilim veya hukuk alanında ya da başka bir alanda yapılıyorsa o biraz daha farklı oluyor ama dediğim gibi benim alanım spor, ben sporu eğlence olarak görüyorum. Sporu çok fazla ciddiye almamak lazım, biz de fazla ciddiye alınıyor. Ama yayıncılık içerisinde eğlenmek ciddi bir iştir düsturundan da asla vazgeçmem. O yüzden işi cıvıtmamak, doğru prensiplerle eğlenebilmek lazım. Eğlencenin temelinde rekabet var; rekabet takımlar nasıl üst seviyeye çıkarıyor, oyuncular hayal bile edilemeyecek noktalara nasıl ulaşıyor? Bu sorulara cevap verirken de ortaya birbirinden keyifli hikayeler çıkıyor ve olayın kazanmaktan-kaybetmekten ibaret olmadığını görüyorsun; takımdaşlık, arkadaşlık, sürpriz, bilgelik, aptallık gibi… Ben, eğlenebileceğimiz ve keyif alabileceğimiz şeyleri görmeye çalışıyorum

İyi bir yayının, iyi bir programın şöyle olması gerektiğini düşünüyorum; olaylara ve detaylara hâkim olup, o detayların içerisinde boğulmadan, bu detayların oyunun temelini nasıl etkilediğini, o oyunun bizi niye heyecanlandırdığını, duygularımızı neden tetiklediğini açıklamak olmalı. Ben, kendimde tetiklenen duyguları anlatmaya çalışıyorum sadece.

Mümkünse duyguları asla kaybetmemek lazım, ben bugüne kadar 5.000 tane maç seyrettiysem, tam sayıyı bilemiyorum artık, hâlâ iyi bir maçta çok heyecanlanabiliyorum ve çok keyif alabiliyorum. Bunların sizde tetiklediği duyguları ve niye tetiklediğini iyi aktarmaya çalışmak kritik bir nokta. Tabii ki de ses tonu, “ıııı” kullanmamak gibi teknik detaylar da önemli. Bu şeye benzer, bir fıkrayı ben anlatırım kimse gülmez, aynı fıkrayı aynı cümlelerle Cem Yılmaz anlatır herkes güler. Duygular da çok önemli teknik detaylar da.


Podcast, ülkemizde son birkaç yıldır popülerlik kazanan ancak dinleyiciler tarafından benimsenen bir yayın türü. Sizin de “Potacast” adı altında bir podcast yayınınız var. Podcast yayın türünün geleceğini nasıl görüyorsunuz? Podcastler ana akım medya içerisine girebilir mi?

Podcastler ana akımın içine girecek, zaten podcast dediğiniz şey radyonun evrilmiş hali, yani radyo programlarının. Artık insanlar, belirli zaman dilimlerinde bir şeyleri yapmak zorunda kalmak istemiyorlar, modern zamanın en büyük farkı bu. O yüzden işte televizyon izleme oranları düşüyor. Atıyorum çarşamba 20:00 dan 22:00 a kadar dizi izleyeceğim, artık İnsanlar bunu istemiyor, ben o diziyi izleyeceğim ama istediğim saatte izleyeceğim diyorlar.

Türkiye’de radyoculuk biraz zayıf, yani radyoculuk kültürü biraz zayıf. Aslında, anlatıcının veya anlatıcıların üzerinde durdukları konuyu iyi anlatması koşuluyla, konuyu sözel bir detaya dökmek insanlar üzerinde merak uyandırıyor ve bu, bir ihtiyaç. Bu, radyo kültürü çok yüksek olmadığı için daha önce çok farkında olmadığımız bir şey ama tüm dünyada nasıl yükseldiğine bakarsan Türkiye’de de çok güzel ilerliyor. Ek olarak, podcastin en büyük avantajı; podcast gün içerisindeki boş zamanları inanılmaz iyi doldurabiliyor. Örneğin; yolculuk sırasında, işe giderken, işten dönerken, bir kafede otururken, kahve içerken. İşte bu zamanları doldurabilecek, ilgi alanlarınız hakkında size derinlemesine bilgi sunabilecek ve zamanınızı çok daha eğlenceli kılabilecek bir alan.

Ben, podcasti biraz kahvecilere benzetiyorum. Starbucks gelmeden önce Türkiye’de kahve satan yer sınırlıyken şimdi her yer kahveci oldu. Podcastin tüm dünyada nasıl ilerlediğine bakarsak, hızla yükseleceğini düşünüyorum. Tabii biz daha geriden başlıyoruz radyo geleneğimiz olmadığı için ama hayatın bir parçası olacağını düşünüyorum. Mesela benim hayatımın parçası oldu. Ben, kendi podcast yayınlarımı üretmeye başlamadan önce podcast dinlemezdim. Daha doğrusu podcastin tarihi zaten 10 yıllık, hani çok da fazla değil. Biz de 8 senedir yapıyoruz, ondan önce çok çok az dinlerdim ama şimdi benim için vazgeçilmez, günde en az bir tane podcast yayını dinliyorum. O yüzden, zaman içerisinde daha çok kişiye ulaşacağını düşünüyorum.


Bundan uzun zaman önce, yakın arkadaşlarınızla bir şirket kurarak film çekmeye karar vermişsiniz ancak dönemin şartları nedeniyle proje başarısız olmuş. İçinizde o döneme ait bir “keşke” kaldı mı? O süreç size neler öğretti?

Yani o döneme karşı keşkem şöyle oldu; keşke daha tecrübeli olsaydık ve o acemilik hatalarımızı hiç yapmasaydık diyorum ama sonuçta insanlar da böyle öğreniyor. Acemi olmadan ve o acemilik hatalarını yapmadan da tecrübeli olamıyorsun. Direkt tecrübeli olabilmek gibi bir şans olmuyor. Ama daha iyi araştırıp, daha iyi süreçlerin içinde olup, en azından o yolu kısaltmak mümkündü, bir tek “keşke” o var. O süreç neler öğretti; işle ilgili çok şey öğretti tabii ki ama herkesin daha iyi olduğu, daha hakim olduğu işi yapması gerektiğini bir kez daha öğrendim. Yani devam eder miydim; eğer işler iyi gitseydi muhtemelen devam ederdim ama ben daha verimli olduğum, daha çok katkı verebildiğim, daha çok katma değer yaratabildiğim alanın yayıncılık olduğunu o süreçte gördüm tekrardan.


Televizyonda da çalıştınız, dijitalde de. Size göre her ikisininde avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Televizyonun avantajları; tabii ki çok daha güçlü bir altyapısının, kültürünün, ekonomik gücünün olması ve en azından şimdilik daha geniş bir kitleye ulaşması olduğunu düşünüyorum. Dijitalin avantajları; daha serbest, daha rahat ve daha küçük bütçelerle daha esnek olunabilmesi. Dijital, çok anlık ve istediğiniz gibi esnetebileceğiniz, insanlara anında ulaştırabileceğiniz ve insanların, içeriği dilediği zaman tüketebileceği bir alan. Televizyon tabii ki hâlâ patron ama çok hızlı bir şekilde her şey dijitale dönecek. Bugün bakıyorsun işte Netflix’inden Disney Plus’ına kadar herkes dijitalleşiyor zaten. Dediğim gibi dijitalin en büyük avantajı, insanların şu anki talepleri. İnsanlar, kendi zaman çizelgelerine göre kendileri belirlemek istediği için dijitale yöneldi. Televizyon da mecburen oraya doğru yönelmek zorunda.


Son zamanlarda sizi çok etkileyen kitap veya kitaplar hangileriydi?

Son zamanlarda beni çok etkileyen bir kitap olmadı, o yüzden son zamanlardan örnek verirsem zayıf kalabilir, tüm zamanlardan örnek vereyim. Tüfek, Mikrop ve Çelik gerçekten beni çok etkileyen bir kitaptır, onu her zaman tavsiye ederim. Aynı zamanda Joe Haldeman’ın Bitmeyen Savaş kitabı da çok çok etkilemiştir.


Genç sporcularda olması ve olmaması gereken 3 temel özellik söyleyecek olsanız bunlar neler olurdu?

Birincisi profesyonellik. Yani olduğu noktadan asla memnun olmayan ve her gün, bir önceki kendinden daha iyi olmak için çalışmak. Sporcunun tek bir özelliğini söylemem gerekseydi kesinlikle bunu söylerdim. İkincisi kolaycılığa kaçmamak. Üçüncüsü de odaklanmayı iyi bilmek.


İş hayatınız boyunca yaşadığınız en mutlu ve en zor anı bizimle paylaşır mısınız?

Herhalde en mutlu an 2010’daki yarı finaldir. Hani Kerem Tunçeri’nin Sırbistan’a son saniyede attığı basketten daha mutlu edecek bir an aklıma gelmiyor. Onun coşkusu tarifsizdi. En zor an da maç içinde saha dışı olayların olduğu anlar diyebilirim, çok zor oluyor. Çünkü maçı anlatırken maç bir anda gidiyor, ekranda sürekli tatsız bir görüntü var ve bunu anlatmanız gerekiyor, buna yorum yapmanız gerekiyor. O anlar her zaman zor oluyor. Bir Beşiktaş maçı vardı mesela, maç yarıda kalmıştı. Beşiktaş ve Fenerbahçe maçıydı, o çok çok zordu. 10-15 Dakika boyunca ne söyleyeceğini tam bilemiyorsun, sahada bir sürü kargaşa, çok tatsızdı.


Sizi çok etkileyen ve hayatınızı buna göre şekillendirdiğiniz bir söz var mı?

Hayatımı şekillendirdiğim bir söz diyemeyeceğim ama çok sevdiğim bir söz vardır; Hayat bir yolculuktur, seyahatin keyfini çıkar. Biz, belli amaçlar üzerine çok fazla odaklanıyoruz ve o amaca giderken ki yolculuğu çok göz ardı ediyoruz. Son noktaya konsantre olup, o noktaya giderken ki yolu çok göz ardı ediyoruz. O yüzden ben, geçilen süreçlerin tadını çıkarmaya da çok önem veriyorum. Bu söz, beni hep etkilemiştir.

Kaan Kural Röportaj-League of Legends-Basketbol-Socrates-Podcast-Kart Oyunu

Witcher ve Lunaparklar

2 Nota 1 Beste #9 – BEKA ÖZEL