Irmak Kazuk Röportaj

Irmak Kazuk Röportaj

Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz? İş hayatında ve özel yaşantısında Irmak Kazuk nasıl birisidir?

Yaptığı işten ve yaşadığı andan keyif almaya çalışan, hatta çoğu platformda da önceliği bu olan bir adam diyebiliriz.


Lise ve üniversite yıllarınız boyunca, okul takımlarında basketbol oynamışsınız. Bu işe profesyonel olarak devam etmek ister miydiniz? Film nasıl ve neden sona erdi?

O biraz gelgitli bir konu. Basketbolu profesyonel olarak oynamayı bıraktıktan sonra üniversite yaşantıma paralel olarak NTV’nin spor departmanında staj fırsatı yakaladım. Bilgi Üniversitesi’nde eğitim ve NTV gibi bir kurumda kendime kariyer inşa etme şansı yakalayınca da, basketbol biraz daha amatör seviyeye geriledi otomatik olarak. İlk başlarda eski takım arkadaşlarımla, karşılıklı rakip olarak mücadele ettiğim insanlarla, antrenörümle ya da idarecilerimle röportajlar yapmak keyifli gelse de (bu konuda yalan söylemeyeceğim) bir nokta da, “Oynamaya devam etseydim, ben de buralardaydım.” düşüncesi gelmedi değil. Fakat diğer taraftan bakınca o yaşlarıma kadar hayatım olan basketbolu, hayatımda tutmaya devam edip, onun üzerine başka bir yolda kariyer inşa etme şansı yakalamıştım. Ki ben de o taraftan baktım. Yani evet, zaman zaman insan düşünmüyor değil, ama hayat “keşke”ler üzerine hayıflanacak kadar uzun değil.


Şu an spora devam ediyor olsaydınız hangi ligde ve hangi takımda oynamak isterdiniz?

Madem hayal kuruyoruz, neden il? 🙂 Dünyanın en üst düzey sporcusu olmasam da olur, Barcelona ya da Madrid’de şehrinde yaşayan, bir tık da adını duyurmuş bir sporcu olsam bana yeter de artar bile.


Uzun yıllar futbol muhabirliği yaptınız ama konuştuğumuz üzere uzun yıllar da basketbol oynadınız. Hayatınızın bundan sonraki döneminde, yalnızca tek bir sporu izleme şansınız olsaydı basketbolu mu seçerdiniz yoksa futbolu mu? Neden?

Bu, en çok duyduğum ve cevabını vermekte de en çok zorlandığım soru olabilir. Ayırmak o kadar zor ki, sanırım yine ayıramayacağım.


2001 Yılında stajyer olarak girdiğiniz NTV kapısından, tam 15 sene sonra çıktınız. Eminiz ki; 15 yıl boyunca güzel anılar, güzel tecrübeler ve güzel dostluklar biriktirdiniz. Ama öncelikle şunu sormak istiyoruz; Türkiye’nin en büyük yayıncı kuruluşlarından birine stajyer olarak girdiğinizde neler hissettiniz? İlk gününüzü hatırlıyor musunuz, nasıl geçmişti?

Tabii ki çok heyecanlanmıştım. Bir de o dönem, yani 2001 senesi, NTV’nin gerçek anlamda en prestijli ve en güçlü olduğu dönem. Benim için ilk günüm, staja başvurup beklemeye koyulduğum gündür. Çünkü o kapısı olmayan girişten içeri adım attıktan ve kendisine hem profesyonel sporcu olduğumu, hem de Bilgi Üniversitesi TV Gazeteciliği bölümünde okuduğumu söyleyince, Okay Karacan bizi sırasıyla Serra Okumuş (Onay), Murat Kosova, Serkan Korkmaz ve Fuat Akdağ ile tanıştırmıştı. Ondan sonrası da, benim Fuat abiye tam saha presimle geçti, ta ki staj başvurusu onaylanana kadar.


Kamera arkasından kamera önüne geçişiniz nasıl gerçekleşti? Bu, sizin isteğiniz doğrultusunda mı gerçekleşti yoksa fikir başkası tarafından mı öne sürüldü?

Televizyonda genelde bu işler biraz kovalamaca, biraz da tesadüfler sonunda oluyor. Bir kere mutlaka yapmak istediğiniz şeyi, olmak istediğiniz kişiyi paylaşmanız lazım. Kimse size durup dururken aradığınız fırsatı tepside sunmaz. Fakat önemli olan orada hazır olmak. Nitekim bizim orada da öyleydi. Ben NTV’deki ilk maaşımı, okuldan mezun olduktan sonra prodüktör/kurgucu olarak kazandım. Ama pek tabii, aklımdaki plan şuydu: Sen hele içeri bir gir, sonra yolunu çizersin. Nitekim de öyle oldu, biraz da şirket içi pozisyon değişiklikleri yardımıyla.

Önce prodüktörlükten, içerideki ihtiyaca paralel dış haber editörü/muhabir açığı doğdu. Ben kurgu yaparken, aralarda yabancı ajanslardan gelen haberleri toparlıyor, zaman zaman da yine adam eksiği olduğunda dışarıya muhabirlik yapmaya gidiyordum. Bir noktada dış haber ve muhabir masasında daha büyük bir ihtiyaç olduğundan muhabirliğe geçiş yaptım. Ardından basketbol muhabiri olan Loran Vayloyan, Nermin Kartal Örkmez’in istihbarat şefliğine geçişiyle Fenerbahçe masasına transfer olunca, bana da basketbol muhabirliği yolu gözüktü. Özgür Buzbaş ise Galatasaray muhabirliğinden stüdyoya geçince ben Galatasaray masasına, ardında da stüdyodan yeniden içeriye geçince de stüdyoya yatay geçişler yaptım.

Fakat tabii, NTV gibi bir markanın içerisinde her şeyi tamamen tesadüflere bağlamak gerçekçi olmaz. Nihayetinde başınızda başta rahmetli Kenan Onuk ve Fuat Akdağ varken. Şu gün bile burun kıvırdığımız spor medyasının en önemli ve değerli noktalarında o okuldan yetişmiş insanlar. İşte, işin burası tesadüf olamaz. Zamanında ben bir kanaldan teklif alınca Fuat abinin bana söylediği gibi: “Bu sektörde birisi yıldız olmak istiyorsa, onu NTV ve bu ekip yaratıyor.”


Canlı yayınlar esnasında yaşadığınız en güzel ve en zor anı bizimle paylaşır mısınız?

En güzel an sanırım, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda Sırbistan’ı elediğimiz yarı final maçı sonrası yaptığım yayındı. Yaklaşık 1-1,5 ay boyunca takımla iç içe olduğum dönemin finaline de bu yakışırdı. Bana o anları yaşattıkları için, masörden antrenöre takımdaki herkese ne kadar teşekkür etsem az. En zor anı ise aradan seçmek zor. Çünkü bana göre en düz, standart yayının bile ciddi zorluğu var. İyi hazırlanmazsanız, konsantre olmazsanız, ya da hazırlıksız yakalanırsanız, en küçük yayın bile size zindan olabilir.

Irmak Kazuk Röportaj - NTV Spor Canlı Yayın - Emek Ege


Hayatınız boyunca unutamayacağınız bir karşılaşma var mı?

Bu da çok zor bir soru. Her bir sonucun, herkeste yaşattığı farklı his, hikaye var. Tek bir maça indirgeyemem, ama yine 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda Slovenya ve Sırbistan maçları, Galatasaray’ın UEFA Kupası şampiyonluğu, 2005 Liverpool-Milan finali, Zidane’ın attığı inanılmaz golün olduğu Leverkusen-Real Madrid finali, bir de yerinde ve deplasman tribününde izleyip unutulmaz bir deneyim yaşadığım için 2014 Man. Utd. – Liverpool.


Sizi yakından takip eden kişiler, büyük bir Liverpool takipçisi olduğunuzu bilir. Bu Liverpool aşkı nereden geliyor?

Çok derin bir anlamı ya da hikayesi yok aslında. Şimdiki gibi maç özetlerine kolay ulaşılamayan senelerdi. Kanalı ve programı hatırlamıyorum ama, John Barnes ve Ian Rush’ın yanına Robbie Fowler ve Steve Mcmanaman gibi gençlerle mücadele eden Liverpool’a denk geldim. Kırmızı bir forma, ama hava deli gibi yağmurlu ve formanın kırmızısı çamur lekelerinin arasından zar zor seçiliyor. Tribünler rakibe sahayı dar ederken kendi takımını da inanılmaz bir şekilde yukarı çekiyor. O hırs, o bütünlük ve inanç, beni inceden kendine bağladı. Bilgisayar oyunlarında Liverpool’u almaya, İngiltere ligi özetlerini vs takip etmeye başladıktan sonra da olanlar oldu. Zaten Liverpool kulübü biraz öyledir. İçeride ne var, neler oluyor diye kapıdan içeri kafanı uzatırsın, bir bakmışsın artık onlardan birisin.


Televizyondan sonra kendi Youtube kanalınızı açmaya karar verdiniz ve aktif bir şekilde devam ediyorsunuz. Bu kararı alırken neleri göz önünde bulundurdunuz?

Bu aslında NTV’de çalıştığım dönemden beri aklımda olan bir şeydi. Kanaldan ayrılmadan önce Youtube’da yapılan içerikleri takip eder, fikirler edinmeye, program formatları hakkında bakış açısı geliştirmeye çalışırdım kendimce. O yüzden çok zor ve ani bir karar olduğunu söyleyemem. Belki insanlara “Seni neden TV’de görmüyoruz?” diyebilirler, diyorlar da. Ama kendi özgürlük alanımı koruduğumda daha yaratıcı, daha üretken, daha mutlu bir adam olduğumu hissediyorum. Öyleyim de. Dolayısıyla o özgürlük alanımı koruyarak televizyonlara kaliteli bir şeyler üretme fırsatı yakalarsam neden olmasın?


Peki kanalınızın gidişatından memnun musunuz? İzleyicileriniz, kanalınızda yeni projeler görebilecek mi?

O konu da inişli çıkışlı aslında. Editoryal taraf, kurgu, konuklar, Youtube optimizasyonu vb. detayla kendim uğraştığım için, moda göre o memnuniyet seviyesi değişkenlik gösterebiliyor. Bazen “Tamamen butik bir şekilde, tamamen tek başıma iyi kötü bir yere geldim, bir marka yarattım.” diyorum. Bazen de tıkanmış hissediyorum. Ama sanırım memnunum. Ya da 12. soruya da buradan uzanalım; evet yeni fikirler var pek tabi. Onları hayata geçirince sanırım daha memnun olacağım. Onları hayat geçirmek için de, küçük bir yapıya ihtiyacım var.


İlerisi için planlarınız var mı? Dijital yayınlara devam mı edeceksiniz yoksa tekrardan televizyon projeleriniz var mı? (Soru 12)

Dijital yayınlara pek tabii devam edeceğim. Yukarıda da yazdığım gibi, hem kendi kanalımda hayata geçirmek istediğim projelerim var, hem de başka mecralarda hayata geçirmek üzere konuştuğumuz işler var. Bunların bir kısmı televizyonda da yer alabilecek içerikler. Onları zamanı gelince konuşuruz.


Gazeteci olmak isteyen genç kişiler, kendilerine nasıl şans yaratabilirler? Kendilerini kitlelere duyurabilmek için neler yapmalarını önerirsiniz?

Ülkede her şey zorlaştığı gibi, medya sektöründe de yer edinmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Edindiğiniz yeri, çalıştığınız kurumu içinize sindirmeniz ayrı bir bilinmezlik haline geldi. Ama bizim meslek, gerçekten gönül verenlerin, sporu doğal seleksiyonla hayatının merkezine alanların başarılı olduğu ve fark yarattığı bir meslek. Gerçekten sporu sevenler, sevmeye, takip etmeye, kendini geliştirmeye devam etsin. Bundan 10-15 sene önce blog’larla başlayan ve şimdi youtube kanallarıyla, podcast’lerle sınıf atlayan dijital dünyada neler yapılıyor, gözlemlesinler. Ve kendileri üretime geçsinler. İlk başta da yazdığım gibi. Hele ortada iş ve pozisyon yokken kimse size gelip “hadi” demez. Sizin kendinizi göstermeniz lazım. Bunun en kolay yolu da, bu mecrasızlıkta kendi mecranızı yaratmak.


Sizi çok etkileyen ve hayatınızı buna göre şekillendirdiğiniz bir söz var mı?

Hayatımın cümlesi ya da mottosu diyeceğim bir söz var mı, sanırım yok. Elbet ilham aldığım sözler, kişiler var. Ama ben gün sonunda kişinin kendisini tanımaktan korkmaması, tanımaya çalışması ve tanımasının hayatta en önemli şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü genelde insanların mutlulukları da, mutsuzlukları da büyük oranda kalıplar üzerinden şekilleniyor.


Yaptığınız meslek gereği yoğun ve stresli bir hayatınız olmalı. Bu yoğun tempodan artakalan zamanlarda kafanızı dağıtmak için ne gibi aktivitelerde bulunuyorsunuz? Neler yapmaktan hoşlanırsınız?

Yaklaşık 1 sene önce hayatımın hareketini yapıp bir köpek sahiplendim. Sanırım yapmaktan en çok keyif aldığım şeylerden biri, Tokyo ile vakit geçirmek. Onun dışında epey bir amatörce de olsa gitar çalmak, spor yapmak gerçek anlamda terapi hissi veriyor bana.

View this post on Instagram

Kafayı yemelik. 👻👻

A post shared by Irmak Kazuk (@irmakkazuk) on

Paylaş
Neden Olmasın Ekibi

Büyük fikirler, kalpten doğar.

Bir cevap yazın