in ,

Doç. Dr. Behçet Yalın Özkara Röportaj

Doç. Dr. Behçet Yalın Özkara Röportaj

Öncelikle sizleri tanımayan kişiler için kendinizden ve geçmişinizden kısaca bahsedebilir misiniz? Behçet Yalın Özkara kimdir?

Ben, soğuk bir ağustos ayının 6 Ağustos sabahında, havanın ilginç olduğu bir günde doğmuşum. Annem hep o gün havanın ilginç olduğunu söyler, kıpkızıl bir güneş doğuyormuş… Tabii bu işin şakası, böyle saçma bir giriş yapmayacağım.

Behçet abi işte, ne denebilir ki; Behçet. Herkes gibi sıradan bir adamın ben de. Saçma sapan dertleri olan, hayatın koşturmacasında çoğu kez gerçek amacının dışına çıkıp, o koşturmacaya kapılıp markalı kıyafetler falan almaya çalışan bir adamım. Ama kısaca özetlemek gerekirse ben, pazarlama alanında çalışan bir akademisyenim, daha doğrusu akademisyen olmaya çalışan bir insanım diyelim.


Sizi akademisyen olmaya iten şey neydi? Akademisyen olmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

İşin aslı ben lisede tembel bir öğrenciydim. Sonra da bu tembelliğimin cezasını hemen çektim, iyi bir yer kazanamadım ancak üniversiteye girince ortam benim çok hoşuma gitti, hocaların ders anlatması vb.

Aslında bir hata bu, akademisyenliği ders anlatmak ve gençlerle bir arada olmak gibi kodlamışım kendi içimde. Bunlar hoşuma gidince, üniversiteye girdiğim andan itibaren inanılmaz bir değişim yaşadım ve hakikaten çalışkan bir tipe dönüştüm; ortalamamı yüksek tuttum, derece ile mezun oldum.

Hocaların ders anlatması falan beni gerçekten çok çekmişti, açıkçası ilk akademisyen olma isteği buradan gelmişti. Pek bilemiyorsunuz o yaşlarda akademisyen nedir, tam olarak ne yapar vb. İnternet de günümüzdeki kadar yaygın olmadığı için bunları anlatan yerler de pek yoktu. Genelde akademisyenler havalı, ders anlatan, gençlerin dinlediği bir tip olarak kafamda idealize olunca böyle bir istek doğdu. Ve üniversitenin birinci sınıfından itibaren hakikaten çok çalıştım, ondan sonra birazcık da kısmet oldu diyelim. Böylece, akademisyen olma şansım oldu.


Sizce kimler akademisyen olmalı, kimler olmamalı? 

Şu olsun, şu olmasın şeklinde kategorize etmenin kimsenin haddi olduğunu düşünmüyorum ama genel itibariyle şunu söyleyebilirim, şu bir gerçek ki, akademisyen olacak kişi masanın başında saatlerce çalışabilen birisi oluyor.

Hani dedim ya daha deminki soruda, “Üniversitede gençlere ders anlatan hocaları görünce çekici gelmişti.” diye ama sonradan fark ettim ki, aslında olay tam olarak öyle değilmiş. Aslında akademisyenlik daha çok masa başında oturduğunuz, makaleler okuduğunuz ve daha sonra okuduğunuz o makaleleri yine masa başında yazdığınız bir işmiş.

Dolayısıyla, akademisyen olacak kişinin her şeyden önce masa başında oturabilmek için okuyacağı metinlerden keyif alıyor olması, merak duygusunun oluyor olması ve araştırmayı seviyor olması gerek ki, beli ağrıya ağrıya masa başında saatlerce oturmayı göze alabilsin. Dolayısıyla, akademisyen kim olmalı deyince benim için ana kıstas; araştırma merakı ve araştırmadan aldığı keyif uğruna masa başında saatlerce çalışmayı göze alabilecek bir kişi olunabilmesi. 


Peki, nitelikli bir akademisyen olmak isteyen kişiler nasıl bir yol izlemeli, neler yapmalı? Tavsiyeleriniz neler olur?

Bence internet gerçekten büyük bir şans. İyi ve nitelikli akademisyen, iyi ders anlatan veya öğrenciyle iyi iletişim kuran demek değildir. İyi akademisyen demek, iyi araştırma yapabilen ve dünya çapında ortaya araştırmalar koyabilen kişi demektir. Burada da sosyal bilimlerde SSCI denilen bir indeksle yayın yapabilmek en azından. Belli bir oranda tabii ki, SSCI’da kendi içinde çok fazla ayrılıyor.

Eskiden şöyleydi; iyi hocalar sizin elinizden tutar, size anlatır, siz onun yanında öğrenirdiniz ama artık internet var. İlla iyi bir hocanın elinizden tutmasına gerek yok, internetten çok güzel bir şekilde bunları öğrenebiliyorsunuz. Bu arada, sonuç yine aynı yere gelecek; iyi bir akademisyen olmak isteyen insan araştırmacı olur, iyi araştırmacı insan da internetten iyi yayınların nasıl yapılabileceği hakkında bilgileri elde edebilir.

Ama burada bir tavsiye daha eklemek gerekirse, TÜBİTAK gibi yurtdışı araştırma bursları veren birçok kurum var şu anda. Bence doktora sırasında bir gidip, bir de doktora sonrasında gitmek, oradaki hocaların çalışmalarını ve nasıl bir ortamda çalıştıklarını görmek bir vizyon katacaktır. İnternet büyük bir nimet diyorum ama her şeyde internetten öğrenilmiyor, tabii ki de çok büyük bir fırsat ama onların yanında da görmek, geçirmek bana göre önemli.

Son olarak şunu söyleyeyim, araştırmalar çok net bir şekilde şunu gösteriyor, daha önce ben kendi kanalımızdaki videoda da bahsetmiştim; iyi ve nitelikli yayınları hangi öğrenciler yapıyor diye sorulursa, nitelikli hocalarla çalışan öğrenciler yapıyor çünkü hocalar onlara yol gösteriyor. Dolayısıyla, nitelikli hocalarla çalışmak için fırsat bulmak gerek ancak böyle bir şans yoksa internet var. Bunun dışında yurtdışında iyi bir üniversiteye gidip oradaki dünya nasıl dönüyor diye görmek eminim ki faydalı olacaktır.


Massachusetts, Michigan ve Seul Hanyang gibi eğitim kalitesi yüksek üniversitelerde misafir araştırmacı/öğrenci olarak bulundunuz. Eğitim sistemimizin gelişmesi ve daha yetkin öğrenciler yetiştirebilmek adına yurtdışındaki üniversitelerden pozitif yönde neler almamız gerekiyor? Oralarda dikkatinizi çeken şeyler nelerdi? 

Burada şeyi söylemem gerekiyor, Kore ve Amerika birbirinden farklıydı. İkisi de çok verimli sistemler ama ikisinin de sistemleri farklı. Amerika’daki sistem daha çok eğitimde takım çalışmalarının çokça ön plana çıkartıldığı ve öğrencinin aşırı zorlanmadığı ancak verimli olan bir sistem.

Kore ise birazcık daha tersi, orada öğrencinin aşırı zorlandığı bir sistem var. Ama aşırı zorlama sayesinde orası da verimli oluyor. Mesela, Kore’deki OECD verilerine bakarsanız, Kore dünyanın en kötü ülkelerinden biri, çok verimsiz bir çalışma var. Çünkü akademisyenler çok fazla çalıştırılıyor ve aynı sorunlarla öğrenciler de başa çıkmak zorunda kalıyor. Orada çok fazla alt üst ilişkisi farkı da var, hocaya gidip rahatlıkla danışamıyorsunuz. Hangisi verimli diye sorarsanız tabii ki de Amerika daha verimli. Bunu hepimiz biliyoruz, bu kanıtlanmış bir şey artık, üzerine tartışmaya da gerek yok.

Amerika’daki olay da şu, öğrencinin yetiştirilmesi açısından öğrenciye sorunun daha çok verildiği, derse özgürce bir katılımın gerçekleştiği ve takım çalışmalarının fazla olduğu bir sistem. Mesela benim alanım işletme, işletme de örnek olaylar üzerinden çok fazla çalışma yapılıyor. Biz de ise hocaların ders yükünün fazla olmasından ve öğrenci sayılarının çok olmasından dolayı çoğu hocamız ister istemez slaytı okuyup geçiyor. Öğrenci ile birebir ilgilenme yok, birkaç üniversitemiz dışında takım çalışmasına yönelmek diye bir şey yok. Ana farklılıklardan birkaçı böyleydi.

Bana göre bir diğer önemli şey ise öğrencilerin hocaları değerlendirmesiydi. Biz de “güya” değerlendiriyoruz ama bütün puanlar bana 1 verilse hiçbir şey olmuyor, kimse de demiyor “Ya Behçet hocam, senin bütün puanların 1, hiç mi bir şey yapmıyorsun?”. Bu da önemli, öğrenciler hocadan bir şey alıp almadığını değerlendirmeli ve buna göre bir yaptırım olmalı. Bu yaptırım işten atmak falan değil elbette, tabii çok kötü ve zulmeden bir hoca değilse. Bu da, öyle ya da böyle hocanın dersi, öğrenciyi tatmin edecek biçimde daha düzgün vermesini sağlayan bir unsur. 


İlk videonuzu 6 sene önce yüklediğiniz ancak son 1 senedir aktif olarak kullandığınız AkademikLink isimli bir YouTube kanalınız var. Bu kanalı açmaya nasıl karar verdiniz? Ürettiğiniz videolar ile ulaşmak istediğiniz hedef kitle kimlerdir?

Bu kanalı açmaya Kore’deyken karar verdim. Orada alt üst ilişkileri fazla olduğu için öğrenciler hocaya bir şey sormaya cesaret edemiyor çünkü sormaları, “Ben, doğru düzgün araştırma yapmadım.” demek gibi bir şey ama Amerika’da böyle değil aklınıza bir şey gelince direkt sorarsınız. Bu, Kore’deki öğrenciler için çok büyük bir zaman kaybına yol açıyor, hocasına sorarak rahatlıkla öğrenebileceği bir şeyi duvara toslaya toslaya zor yoldan öğreniyorlar.

Aynı şeyi ben de yaşadım Türkiye’de. Bu arada yanlış anlaşılmasın, hocaya soramamaktan değil ama belli şeylere ulaşmak kolay olmuyor Türkiye’de, belli soruların cevaplarını bilen biri olmayabiliyor. Çok zorlanıyordum istatistiksel analizleri yaparken tezimde. Soruyorsunuz kimse bilmiyor, bilen çoğu kişi anlatmaya yanaşmıyor veya para istiyorlar vb. Dedim ki, ben bunları belli oranda öğrendim, bunları neden Youtube gibi bir kanal aracılığıyla paylaşmıyorum, en azından yüksek lisans ve doktora öğrencileri bakarlar ve analizleri nasıl yapabileceklerini çok rahat bir biçimde öğrenirler. Dolayısıyla, ilk amacım buydu; benim çok zorlandığım analizleri anlatmak ve yüksek lisans, doktora seviyesindeki insanlara ulaşmaktı. Ancak dediğiniz gibi kanal son 1 yılda değişime uğradı çünkü bildiğimiz istatistiksel analizlerin bir sonu var, onların hepsini de anlattım neredeyse.

Daha sonra yüksek lisans, doktora öğrencilerinin yanı sıra daha da gençlere ulaşmam gerektiğini düşündüm çünkü ana farkı gençken yaratabiliyoruz, belli bir yaştan sonra fark yaratmak daha da zorlaşıyor. Ben, daha küçük ve gençken şu anda bildiklerimi bilseydim bambaşka bir yol haritası çizerdim hayatta. Dolayısıyla, bu bildiklerimi en azından daha genç insanlara ulaştırmak adına daha farklı içeriklere yer vermek istedim.

Bunu yaparken şunu da kabul ediyorum, belli oranda ciddiyet ile eğlence arasında gidip geliyoruz ama bunun da bir nedeni var. Gençlere ulaşmanın şöyle olmaması gerektiğini düşünüyorum; ben anlatıyorum, gençler gelsin bulsun. Herkes aynı vizyona sahip olamayabiliyor, çocuğun ailesinde veya çevresinde o vizyon yoksa çocuğun sizi Youtube’dan bulması çok zor. Ne diye aratacak, yurtdışında yüksek lisans, doktora diye aratamaz ki sizi, çocuk belki öyle bir dünyanın olduğunu bilmiyor. Dolayısıyla, bu kişilere ulaşabilmek için eğlence içeriğinin olduğu videolar da var, bunların dışında o gençlere ulaştıktan sonra da “Bakın şunları şunları yaparsanız, gelecekte sizi çok güzel günler bekleyebilir. Şu alanda çok büyük fırsatlar var vb.” farkındalığını yaratacak videolar da var. Bu nedenle de hedef kitlemiz de bir değişim olmaya başladı, durum budur. 


Kanalınızın gidişatından ve aldığınız geribildirimlerden memnun musunuz? AkademikLink için planladığınız yeni formatlar, yeni projeler var mı?

Evet, genel olarak kanalın gidişatından memnunum. Ben hiçbir zaman bu kadar büyüyeceğini düşünmemiştim hakikaten. Aslında planladığımız ve formatladığımız yeni projeler var ancak zamansal kısıtlaması çok fazla oluyor. Benim asıl mesleğim akademisyenlik ve elbette ki zamanımın büyük bir kısmını oraya ayırmam gerekiyor. Burada şöyle bir yanlış anlaşılma olmasın, ben, YouTube’un kendi akademisyenliğimden çok daha fazla yarar da sağlayabileceğini düşünüyorum ama şu anki şartlarım gereği maalesef birçok planı ve formatı henüz gerçekleştiremedik. Umut ediyoruz ki, ilerleyen zamanlarda bunları becerebiliriz.


Doç. Dr. Behçet Yalın Özkara Röportaj


YouTube üzerinden elde etmiş olduğunuz gelirlerin tamamı ile kısıtlı imkanlara sahip öğrencilere ve köy okullarına desteklerde bulunarak çok kıymetli bir iş yapıyorsunuz. Bu süreç sizin için nasıl gidiyor? 

Açıkçası bu süreç, kanala ilişkin beni en çok motive eden şeylerden bir tanesi. İnancım odur ki, hem ürettiğimiz içeriklerle fayda sağlıyoruz hem de üstüne buradan elde ettiğimiz gelirle ihtiyacı olan öğrencilere bir fayda daha sağlıyoruz. Bu kanal ile ilgili beni en çok mutlu eden kısım bu iki nokta. Dolayısıyla, bu süreç nasıl gidiyor derseniz, harika diyebilirim.


Bir akademisyen olarak sosyal medya platformları üzerinde yüksek takipçi sayılarına sahip olmanın avantajını veya dezavantajını yaşadınız mı?

Bu mesleği yapan birisinin ana amacı fayda sağlamak, bir de merak duygusu tabii ki. Fayda sağlama kısmında gerçekten kendimi tatmin olmuş hissediyorum birçok noktada, umut ediyorum ki daha fazlasını da yapabilirim. Dezavantajları var mı? Var tabii ki, bir kere zaman alıyor ama bu benim isteyerek yaptığım bir şey, bunu ne kadar dezavantaj sayabilirim bilmiyorum. Beni birazcık zorlayan kısımlardan biri şu; çok fazla mail geliyor ve ben karakter gereği her maile cevap vermek isteyen bir tiptim ama şu anda bunu yapamıyorum. Bazen aklıma takılıyor, not alıyorum bunu cevapla diye sonra işler yoğunlaşıyor unutuyorum, sonra 1 saat o maili aramakla uğraşıyorum, kendime sinirleniyorum falan; böyle bir durum da yaşıyorum.

Bir de kanal popüler olunca son zamanlar da şu oldu maalesef; isimsiz şikayet dilekçeleri. Belki biliyorsunuzdur, biz kanalda torpilli akademisyenlere bayağı bir laf söylüyoruz, söylemeliyiz de çünkü Türkiye’nin geleceği liyakata bağlı bir akademi ile mümkün. Dolayısıyla; kocasının torpiliyle, babasının torpiliyle girmişlerin akademi de olmaması gerekiyor ama söylemlerimiz bu tipleri rahatsız ediyor ve bunlar da güçlerini kullanmaya çalışıyorlar. Dilekçeler yazılıyor, yöneticilerime benim hakkımda şikayetler de bulunuluyor, bunlar da tabii ki çok hoş durumlar değil ama olacak, bunları göze almıştık zaten. Umut ediyoruz ki, torpili söyleyenlerin başına iş açıldığı değil, torpil yapanların başına iş açıldığı bir ülkemiz olur en kısa zamanda.


Bazı öğrenciler üniversitelerin yüz yüze eğitime geçmesini, bazıları ise pandemi koşulları nedeniyle eğitimin online olarak devam etmesini istiyor. Bir akademisyen olarak bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Online eğitimi nasıl buluyorsunuz?

Online eğitime çok hızlı bir geçiş oldu. Çok hızlı geçiş olduğu için aslında çok daha güzel ve verimli bir sistem olabilecekken maalesef beklenen olmadı, işler birazcık ağar aksak olduğu için ben, ulaşabileceği potansiyelin çok daha altında kaldığını düşünüyorum. Ancak şu anda yüz yüze eğitime geçilmemesi doğru olan gibi gözüküyor. Biliyorum, öğrenciler ve esnaflar için çok zor bir durum ama bir tarafta da ölüm kalım dediğimiz şey var. Bu virüs varken onca öğrenciyi amfilere, sınıflara koymak ve bunca insanın mobilizasyonunun gerçekleşmesi pandemiyi tekrardan zirve noktasına taşıyacaktır. O yüzden, makul olan şu anda yüz yüze yapılmaması gibi gözüküyor. 


Sizi çok etkileyen ve hayatınızı buna göre şekillendirdiğiniz bir söz var mı?

Evet, var.

Hadi diyelim biri çok deli sevdi
Senin için her şeyi her şeyi verdi
Ya bir gün olur sana bel kıvırırsa
Binlerce dansöz var

Bu söz, benim hayatımda çok yer edinmiş bir sözdür. Lütfen bunu atlamayalım. : )


İlham aldığınız veya birlikte çalışmayı çok istediğiniz akademisyenler var mı?

Klasik bir şey olacak mı bilmiyorum ama beni şu çok etkiler: Düşünsenize bir insan merak ettiği bir soru uğruna yıllarını, neredeyse tüm ömrünü harcıyor. Masa başında çalışıyor, gözlemler yapıyor, tüm o sıkıcı şeylere katlanıyor ve bunu ne için yapıyor? Merak ettiği sorunun cevabını bulmak için. Bu, bence inanılmaz saygı duyulası bir şey.

Dolayısıyla, bu sorunun cevabı şu oluyor; işini hakkıyla yapan akademisyenlerin hepsi, ben de acayip ilham uyandırıyor ve bu tür akademisyenlerin hepsiyle ile çalışmayı isterdim açıkçası. Böylesine tutkuyla mesleğine bağlı insanlardan çok şey öğrenebilirdim.


Eğitim hayatınız boyunca yaşadığınız en mutlu ve en zor anı bizimle paylaşır mısınız?

Böyle düşününce direkt aklıma gelmiyor ama herhalde en mutlu anım asistanlık sınavını kazandığım andır diye düşünüyorum. En zor an ise:

Akademisyenlik sınavına girmiştik, hatta bu hikâyeyi kanalı takip edenler bilir, “Babişko Asuman” diye bahsediyoruz. Bizi aldılar bir sınava soktular, içimizden birisi koridordan bir adam geçerken “Aaa babişko” dedi, adı da Asuman bu kızın, babişko dediği de üniversitenin genel sekreteri. Sonrasında sınav sonuçları açıklandı ve bu Babişko Asuman dediğimiz kişi kazanmış, diğer kişiler de kadroya girmeye yeterli görülmemiş. Neden? Çünkü o kadroyu Babişko Asuman girsin diye açmışlar.

En zor an bu değildi ama en zor an, bu sonuçlar açıklandıktan ve o koridordaki an aklıma geldikten sonra, tüm o çalışmalarım bunun uğruna mıydı diye düşünmeme rağmen, ertesi gün masanın başına geçmek ve çalışmak zorunda olmak çok zor bir andı. Ağlaya ağlaya çalıştığımı hatırlıyorum o gün, zordu.


Son olarak röportajımızı kısa ve keyifli bir soru ile bitirmek istiyoruz; akademisyen olmasaydınız ne olmak isterdiniz? : )

Bizim ailede herkes bayağı iyi yerlerde okudu, benim okuduğum yer de çok iyi değildi dolayısıyla hep kendimi çöpçü olacakmışım gibi düşündüm. Çöpçü olurum keyfime bakarım, kafam rahat olur diye düşünüyordum. Yanlış anlaşılmasın bunu çöpçülüğü aşağılamak için asla söylemiyorum, eminim çok zorluğu vardır o işin. Dolayısıyla, akademisyen olmasam çöpçü olmak istiyordum bir ara. : )

Bu içerik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Girişimcilerin Sıklıkla Yaptığı 6 Hata ve Bunlardan Kaçınma Yöntemleri.

Girişimcilerin Sıklıkla Yaptığı 6 Hata ve Bunlardan Kaçınma Yöntemleri

Nasıl Daha İyi Bir Arkadaş Olabilirim? Doğru Arkadaşlık İlişkileri Nasıl Kurulur?

Nasıl Daha İyi Bir Arkadaş Olabilirim? Doğru Arkadaşlık İlişkileri Nasıl Kurulur?