in

Şelale

Yükseklerden, sabah uykusunun sessizliğine düşen huzurun vaktiydi yine bir gün. Alelacele fırladım yatağımdan. Sabah ezanının sesinden ayrı bir haz alıyorum inceden inceye kulağıma düşerken. Parmak uçlarım hafif üşümüş, göğsüm, yanan evini seyre durmaktan başka elinden bir şey gelmeyen garip bir adamın yangını kadar ateş içindeydi.

Tam yerinde kaldırmıştı aslında. Biraz daha dalsaydım geçmişin derin izine, günüm aydın olmadan, kan ter içinde uyanacaktım yine. “Bu da rüya olmasın” dediğim günlere nazaran, beyaz kanatlı iyilik meleğim biraz daha erken dürtmüştü o gün beni.

Uzun zamandır çok sıkkındı canım. Canıma da hak vermiyor değilim. En mutlu günlerimde, kahkahalarımın arasına maskeleri düşen yüzlerin, canıma verdiği bıkkınlıktan olsa gerek. Toplamam gerekiyordu artık, kokusu mandallarımda asılı kalan kıyafetleri.

Artık başka dallara tutunan korkak ellerimi teselli edip, silkelenmemin vaktiydi. Yerlere düşmüş tomurcuğumdan kendi gövdemi oluşturup, kendi gölgemde, kendime gelmeliydim önce.

Hava biraz serindi. Üstüme hafif bir şeyler alarak çıktım bomboş sokağın sessizliğini fırsat bilerek. Mahallenin bekçisi bile kış uykusuna dalmış, en tatlı rüyalarındaydı. Gün, yüzünü göstermeye hazırlanırken, karanlık ise kabusu olduğu yüreklerden çekilip istirahate geçmek için esniyordu artık. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Ama gitmeliydim. Bir şeyler bugün çok uzak tutmalıydı beni bu kadar boğan ellerinin yokluğundan. Parmak uçlarıma kadar tıka basa doldurduğum özlemini üzerime alıp, göğsümün derinliklerine dalıp dalıp çıkan anılarımın kıyısına kadar yol aldım.

Şelalesi vardı şehrimin. Kocaman ışıltısı, huzur dolu sesiyle dünyanın ne kadar acımasız oyunu varsa unutturan o muhteşem tablosu çatıp durdu birden aklıma. Oraya gitmeliydim. Anılarımın çoğu orada yatıyordu. Kimsesizlerdi artık. Sessizlerdi. Etrafı ağaçlarla çevrili, daracık ve uzunca bir yolu vardı şelalenin. İğne atsan yere düşmezdi. Koca alanda, ağaçların tepelerinden başka gökyüzünü gören yoktu. Gecenin zifiri karanlığında bile, ay ışığı onun saçlarına parça parça düşerdi. Çok özlemiştim burayı. Uzun zamandır yolumu buraya düşürmeyen neydi bilmiyorum ama o gün bir şeyler çekiştiriyordu beni oraya. Davetsiz misafir gibi büyük bir sürprizle attım kendimi o koca dev akıntıların sesine doğru. Üzerimde farklı bir his taşıyordum. Oradaydı sanki. Beni bekliyordu. Geç kalmamalıydım. Zaten hep geç kaldığım için kaybettim çarptığım kapıların anahtarlarını. Nefesime düşen kokusunu çoktan götürmüş olsa da rüzgarlar, ben hala dün gibi soluğumda yaşıyorum…

Şelalenin düştüğü yere yakın yemyeşil bir yerimiz vardı bizim. Orayı çok severdik. Kimse olmazdı. Rengarenk kuşlar üstümüzde uçar, gökyüzünün mavisinden seslerini bırakırdı kulaklarımıza. Çoğu zaman, sırf o sessizlikte omzunda uyumak için çay içmeyi bahane ederdim. Gecenin bir vakti kurumuş odun dallarını toplayıp hayallerimizi demlerdik gözlerimize vuran ateşin ışıltısında. Ağacımız vardı bizim. Olmayan kızımızın ismine kadar dilek tutmaktan çaput bağlamadığımız yeri kalmamıştı zavallının narin dallarında. Gölgesinde kızıl saçlarını okşar, uyuyana kadar kulaklarına şarkılar fısıldardım. Gece olunca çok korkardı eskiden. Şelalenin karanlığa çok büyük bir kini vardı sanki. Ormanın sessizliği de eklenince üstüne, feryat figan sesler olurdu. Elleri ayakları titrer, hadi eve gidelim deyip dururdu. Uzaklaşırdık biraz. Sıkı sıkı tuttuğu ellerimi hiç bırakmaz, ortalık sakinleşince, uyuyan gamzelerini gözlerime çarptırıp, sarıldıktan sonra “korkmadım ki” derdi, titreyen nefesiyle…

Deniz kızımdı o benim, ıslak saçlarını ördüğüm. Ceketimin iç kısmında asılı duran nazar boncuğumdu. Seviyor, sevmiyor kavgasında kanatları koparılan papatyamdı. Göğüs kafesimden başka sığınacak yuvası olmayan sarı kanaryamdı. Gemilerime ambargo koymayan tek limandı. Göğsümün sol menzilinde sabah akşam nöbet tutan, tek gönüllü askerdi.

Açıkçası bu kadar mutluluğu varken bu şelalenin, beni böylesi zor rastlanan çaresizliğimle baş başa bırakmasını hiç beklemiyordum.
Soluğumu içime ulaştırır ulaştırmaz beynimden vurulmuşa döndüm. Siyah beyaz film oldu gitti her şey gözlerimin arka sahnesine. İnfazımı yüzüme okuyan hakimden farkı yoktu tabiatın o an bana yaşattıkları. Bana burada gülmüştü. Burada öpmüştü. Burada saklanmıştım. Burada ağlamıştı. Burada sarılmıştı. Burada ısırmıştım elini, deyip deyip durdum deliler gibi konuşarak. O muhteşem tablonun cenazesi vardı sanki. Dokunduğum her şey ölmüştü. Kime sorsan, yıllar önce taşınmıştı oralardan.

Ne olur bu da rüya olsun demekten başka bir şey düşünmek istemiyordum. Ama değildi. Gerçekler, alnımın ortasına ortasına vurup, eğiyordu başını. Yine uyanmıyordum. Derindi bu sefer kabuslarım. Dürten yoktu. Çenem ve ayaklarım bağlanmıştı, “ben buradayım diyen sesime, karşılık veren yoktu. Bağı kesilmiş ayaklarımı zar zor ulaştırdım dilek ağacımızın dibine. Nefesim son atışlarını yaparken harabeme, ilk defa seni bu kadar derinden kusuyordum…

Ölüyordum.

Fakat ağacımıza asmadığımız bir dilek unutmuştuk.

“Öleceksek, beraber öleceğiz”…

Bu içerik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şiir’im

Altın Kelebek ve Uçurtmalar