in ,

Dağ Evi

Dağ başında yalnız bir evim bu aralar, öyle bir unutulmuşum ve öyle bir terkedilmişim ben.
 
Bazen ben bile kendimin farkında olmuyorum, dökülmüş duvarlarımın boyası ve her yağmurda ıslanıyor üstüm başım. Çatım eskimiş benim, yaşlanmış bir insanın saçı dökülür gibi ve kapımı açan kimse olmuyor artık rüzgârdan başka, iyiden iyiye çürüyor her yanım.
 
Ocağım da tütmüyor artık benim, içimi ısıtan gülüşmeler de olmuyor artık ve anlıyorum ki günden güne yalnız olmak değil zor olan. “Unutulmak”
 
Bundan yıllar önce böyle miydi?
Neşeli ve huzurlu bir yuvaydım. Önce iki kişi geldiler, biri sırma saçlı güzel bir kadın ve diğeri kavruk tenli bir adam.

Çok severlerdi birbirlerini, her gece ışığım açık olurdu yatak odamın gece 2’ye kadar. Bazen de çok erken katılırdım gecenin karanlığına; ama hep bilirdim ki onlar nefes aldıkça yaşıyorum ben ve yaşayacağım.
 
Duvarlarım bakımlıydı o zaman, kavruk tenli adam duvarlarımı bir beyaza boyardı, bir maviye ama bilirdim maviyi daha çok severdi, maviye boyarken beni ayrı bir huzur kaplardı içimi aynı kavruk tenli adamınki gibi.
 
Mavi bana yakışmıyordu ama sırma saçlı kadının gözlerine yakıştığı kadar.

Kavruk tenli adamın bir bakışı vardı ki bu gözler öyle delici, öyle tutkulu ve öylesine ilk günkü kadar heyecanlı…
 
 
Elleri ellerine değince yağmurlu havalarda umursamazdım gök gürültüsünü; ama sırma saçlı kadın korkardı gök gürültüsünden, yağmurdan. İşte o zaman kavruk tenli adam kadını sarardı hiç bırakmayacak gibi ve ben de ikisini sarardım çatılarımla, pencerelerimle, duvarlarımla, ocağımla.
 
Adam işteyken kadınla baş başa kalırdık, o zaman daha iyi anlardım beni ne kadar çok sevdiğini. İçimdeki kirleri narince siler, gözlerimdeki lekeleri güzelce temizlerdi ve işte o zaman ben daha iyi görürdüm dağları, ovayı, uzaktaki gölü, en önemlisi de etrafımdaki yalnızlığı.
 
Bir dağ eviydim ben, dağ evleri yalnızlığı sever ve diğer evler gibi yalandan sevilmezler. Dağ evinin seveni azdır ama adam gibi sevilirler. Tuğlasına kadar kiremitine kadar hisseder dağ evi sevildiğini.
 
Kavruk tenli adam akşam gelince babasına kavuşmuş çocuk gibi sevinirdim, ocağımı yakardı, önce onların yüreği ısınırdı sonra da benim duvarlarım. Akşam yemeği sofrasına oturulunca bazen bakardım ekmek ve sudan başka bir şey olmazdı ama gözlerinin içindeki aşkı görmediğim olmadı hiç. İki çeşit yemek varken de aynı aşk vardı, kuru ekmek yerken de aynı aşk vardı gözlerde. Onların gözlerinin sıcaklığı yüreklerini ısıtırdı, onların yürekleri de benim bacamı, çatımı, duvarımı.
 
Son zamanlarda kadının içinde bir sıkıntı vardı seziyordum. Sürekli elini karnında gezdiriyordu ve sonra göğe doğru açıyordu ellerini. Ağlayarak, bazen sessizce bazen de içinden bir şeyler söylerdi, anlam veremezdim. Bir şeyi çok istiyordu ama ne ben anlıyordum bunu ne de adama belli ediyordu. Sadece sessizce içinde yaşıyordu.
 
Zamanla kadın kilo almaya başladı, ama garip bir şekilde hep karnından alıyordu kiloyu, sadece karnı şişiyordu, bir süre hasta olduğunu düşündüm çünkü adam her gün okşuyordu kadının karnını şefkatle ve bazen de gözlerinden yaş süzülerek. Kadının karnı iyice büyüdü ve bir gece ben de gözlerimi karanlığa gömerken çığlıklar arasında küçük bir erkek çocuğu geldi aramıza. Ne diyeceğimi bilemiyordum, ilk zamanlar o kadar çirkindi ki hiç sevmezdim onu. Saçları yoktu, konuşamıyordu, ağlıyordu ama adam her sabah evden çıkarken ve her akşam eve geldiğinde önce karısını sonra onu öperdi. İlk başlarda kıskansam da zamanla varlığına alıştım, artık en çok onu üşütmemek için yaktım ocağımı, en çok onu korumak için onardım çatılarımı, duvarlarımı.
 
Zamanla büyüyordu ve kadın gibi sırma saçlı, adam gibi güçlü oluyordu. Bir gülüşü vardı ki hiçbir şey o kadar mutlu etmemişti beni. Artık üç kişilik kuruluyordu sofralar, üç kişilik yaşanıyordu mutluluk ve üç kişilik yaşıyordum ben.
 
Bir gün kadın çok hastalandı, yüzünün rengi duvarlarım gibi soldu zamanla. O soldukça, hasta oldukça ben de hasta oldum, ben de soldum. Adam zamanla işe gitmemeye başladı, kadınla ilgileniyordu çünkü kadın artık ayağa kalkmakta çok zorlanıyordu, zayıflamıştı, sırma saçları dökülmeye başlamıştı ve gözlerinin altına gece karanlığı çöküyordu zamanla.

Uykusuz geceler başlamıştı artık, adam hiç uyumuyordu neredeyse ve hep kadının başında onun uyurken iniltilerini dinleyip sessizce ağlıyordu. Bunu bir ben biliyordum, kadın uyuduğunda bir köşeye geçip sessizce ağlardı ve artık o da açıyordu ellerini göğe doğru. Aynı kadın gibi bazen sessizce ve bazen de içinden bir şeyler söylüyordu ve ben yine anlamıyordum bunları.
 

Yine bir gece adam ağlamaktan yorgun düşmüş bir köşede uyurken, çocuk yatağında, rüyasında uçurtma uçururken kadın gözlerini açtı. Derin bir nefes aldı, karanlığı izledi bir süre ve sonra adamla çocuğu getirdi gözlerinin önüne. Önce bir damla yaş süzüldü gözlerinden sonra nefesleri hıçkırıklarına karıştı. Herkes uyurken hiç ses çıkarmadı ve artık ayrılık vaktinin geldiğini anlamıştım. Son nefesini verirken dudakları kıpırdadı, bir tebessüm oluştu yüzünde ve bu şekilde vedalaştı benimle. O kadar çok alışmıştık ki birbirimize kadınla, giderken onca yıllık dostum bana tebessümle veda ediyordu. Duvarlarım titredi bu ayrılıktan, gözlerime vuran yağmur gözyaşlarıma karıştı.
 

O gece kimseyi uyandırmadı hiçbir gök gürültüsü,
 
Hiçbir yağmur söndüremedi yüreklerin yangınını,
Ve hiçbir gözyaşı dindiremedi o geceki ayrılığı,
Her şeyden geriye kalan, kadının son tebessümüydü.   
 
Sonrasını biliyorsunuz işte yalnız ve unutulmuş bir dağ evi.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

TCDD’de Mühendis Olmak “ÖZ ELEŞTİRİ”

Açlık Okurları